Oude Kerk - De Waag - Borsa Binası
Amsterdam'ın ilk gününde Dam Meydanı'nda buluşarak Ortaçağ dokusu içinde ilk gezimize başladık. İlk gün çoğunluk şehre sabah saatlerinde geldiğinden öğlen buluştuk ve yarım günde Dam Meydanı, Oude Kerk, De Waag ve Borsa Binası'nı gördük. Bu arada Ortaçağ dokusunda o meşhur Amsterdam tüccar evlerini de dünya gözüyle görmüş olduk. İlk geldiğimiz gün hemen Rotterdam'a gittiğimiz için bu dokuyu ilk görüşüm oldu. Açıkçası Rotterdam'a önce gitmek daha sonra Amsterdam'a büyük haksızlık yapmanıza neden oluyor. WW2 sırasında Alman bombardımanı sonucu yıkılan bir kentin bu denli modern müdahalelerle günümüze ulaşması ve her caddesinde başka bir modern mimari örneğiyle karşılaşmak, Amsterdam'da karşılaştığımız ortaçağ dokusundan pek de etkilenmememe yol açtı.




Jordaan Bölgesi & Anne Frank House
Öğleden sonra Ortaçağ kentinin merkezinden daha uzak noktası olan Jordaan bölgesine gittik. Bölgenin yapıldığı zamanda zanaatkarlara ayrıldığı, yol genişliklerinden yol malzemelerine kadar belirgindi. Meydan benzeri kamusal açıklıklar olmadığından kanalların üzerinden geçen köprülerin oluşturduğu genişlemelerde insanlar toplanabiliyordu. Daha sonra bu bölgede bulunan Anne Frank Evi'ne gittik ancak kalabalık olduğundan bu yapının da içine giremedik.

Berlage Planı - De Dageraad - De Wolkenkrabber
İkinci gün 3 kanal projesinin aşamalarını görmek için yola koyulduk. Ortaçağ kenti merkezinden uzaklaşmaya başladığımız bu bölgede zaten dersten öğrendiğimiz yapı adası ve mimari dilindeki değişimleri deneyimleme şansımız oldu. Önceden yapı adaları arası kanallarla ayrılırken artık yapı adası boyutları büyümeye başlamış ve aralara yollar girmeye başlamıştı. Ardından De Dageraad bölgesine gittik. Buradaki tuğla işçiliği yine kentin geneli gibi muazzamdı ancak cephede yapılan denemeler açısından önemli olduğu kesindi. Ayrıca mimarların önemi de bu gibi yapılarla ön plana çıkmaktaydı. Yapı adalarının köşelerinde yapılması zorunlu tutulan farklılaşmalar da her mimarın kendi yapısına farklı bir karakter yaratmasını sağlamaktaydı. Berlage planının diğer barok Avrupa kentlerinde olduğu gibi bulvarlar oluşturarak nihayete erdiği noktada bulunan De Wolkenkrabber ya da kelime anlamıyla "Gökdelen"in 12 katlı apartman bloğuvari yapısı ve önünde bulunan Berlage heykeli, protestanların sadeliğini özetler niteliktelerdi.




Vondelpark
Gezinin üçüncü gününe Vondelpark'la başladık. Kent sakinlerinin yaşam alanlarının minimize edip böyle büyük ölçekli bir kent parkı yaratmaları kültürlerindeki ortak alan - yaşam alanı - kamusal alan yaklaşımlarının bir yansıması gibiydi. Toplu gezimizin ardından kaldığımız diğer günlerde de ara ara Vondelpark'a ziyaretlerimiz oldu. Ölçeğin büyüklüğünden ya da kentin küçüklüğünden olsa gerek gerçekten bir "doğaya kaçış" durumu yaşanmakta. Bununla birlikte parkın çeperine yerleşmiş tüccar evi olmadığı her yerinden belli olan evlerde de hem parkın doğasına ters düşmemek hem de kamusal alanla sınırı belirlemek için kanal kullanılmış.




Museumplein - Van Gogh Museum & Stedelijk Museum
Müze gününde sıra beklemekten ve çok da zamanımızın olmamasından Rijksmuseum'a girme fırsatı bulamadık. Daha doğrusu oraya girsek diğer müzelerin hiçbirine zaman bulamayacağımızdan başka bir Amsterdam gezisine ertelediğimiz söylenebilir. Bunun dışında bir diğer pişmanlığım da Heineken Experience'a katılamamak oldu. Neyse ki Van Gogh'un eserleri ve müzenin giriş bölümündeki cam strüktürlü merdiven bu düşüncelerimden sıyrılmamı sağladı. Stedelijk ise ön cephesindeki saçağıyla oluşturduğu kamusal alanıyla özdeşleşebilecek bir yapı. Modern sanat eserlerinin sergilendiği yapıda endüstriyel tasarım ürünleri ve 20. y.y. avangard sanatçılarının eserlerini görme fırsatı bulduk.






Het Schip Museum
Diğer gün şimdilerde müze olarak da kullanılan eski postane ve konutlardan oluşan "Het Schip" ya da "Gemi" adlı yapıyı ziyaret ettik. Burada bir rehber de bize eşlik etti ve eski işçi evlerinin bir replikasını görme fırsatımız oldu. Michel de Klerk'in gesamtkunstwerk anlayışıyla ele aldığı neredeyse tüm detayları gördük. Gemi olarak kimlik verdiği yapının tuğlalarını dahi o bilgiyi hissettirecek şekilde detaylandıran de Klerk, döneminde de bir akım yaratmayı başarmıştır.






Silodam - IJDock
Bu kez Kuzey Amsterdam'a yönelip Silodam'a geliyoruz. Bu yapının cephesi uzaktan şehrin herhangi bir limanına yaklaşıyormuşsunuz hissi uyandırıyor, zaten tasarım fikri de tam olarak bu. Cephesi konteynerlardan oluşuyormuşçasına rengarenk ve farklı malzemelerle oluşturulmuş bir istif şeklinde. Buradan da Ijdock'a geçiyoruz. Ijdock Amsterdam'ın en "tuhaf" yapılarını görebileceğiniz yer olabilir. Göz yanılsaması sanılacak derecede bozulmuş formlar algınızı zorluyor.







ARCAM - Nemo
Ijdock'tan sonra Central Station'a yürüdük. Orada bir mola verdikten sonra Mimarlık fakültesi ARCAM'a geçtik. Burada kentin gelişimiyle alakalı küçük bir sergi ve mimarlık atölyelerini ziyaret ettik. Cephesi oldukça etkileyiciydi. Ardından otoyolun üzerinden teras oluşturan Nemo'ya geçtik. Terası kamusal alan olarak tasarlanan bu yapının üst kısmında oyun parkında bir süre vakit geçirdik.
KNSM
Modern tüccar evi yorumu olan KNSM bölgesine geçtik ve buradaki modern yapıları gördük. Ayrıca Borneo, Lowa ve Sporenburg köprülerini de gördük. Her yapı ayrı bir tasarım içermekteydi, her biri geleneksel mimarinin modern yorumu olan tuğla yapılardı.



Buradan da Wozoco'ya geçtik.
Orphanage
Son durağımız Aldo Van Eyck'ın yetimhanesi oldu. Aynı birimin tekrarından oluşan örüntü ve bu örüntüden ortaya çıkan mekansal çeşitlilik hayranlık uyandırıcıydı. Terkedilmiş yapı, sergi amaçlı olarak kullanılsa da yer yer terkedilmişliğin izleri hissediliyordu bu da mekana ayrı bir derinlik katmaktaydı.




Amsterdam'dan sonra son iki günümüzü de Berlin'de geçirdik. Burada kaldığımız sürenin kısıtlı olmasından dolayı çoğu yeri görememiş olsak da aynı gezide farklı şehirler görmek kesinlikle kıyaslama açısından oldukça değerliydi.