22 Ağustos 2015 Cumartesi

GEZİ STAJI | BARCELONA / İSPANYA | 22.08.2015 | ARCH 290

Bu yaz gittiğim İspanya'da ikinci durağım Madrid'den sonra Barcelona oldu. Kent hem tarihi, hem coğrafi hem de sosyolojik olarak Avrupa'nın önemli şehirlerinden olduğundan ilgimi henüz görmeden dahi çekmekteydi.

Madrid'den sonra Barcelona'nın da metro hattı gayet düzenli ve tüm şehri saran cinstendi. Otelimizin bulunduğu Cornellia, Barcelona'nın dışında kalmasına rağmen tek bir hatla Sagrada Familia'ya ulaşmak mümkündü. Barajas'la kıyasladığımda Cornellia'nın daha modern bir dokusu vardı. Otelin çok yakınındaki küçük çaplı AVM ise daha sonra farkedeceğimiz şekilde büyük bir avantaj sağlayacaktı. Bunun nedeni sıcak hava yüzünden suya servet harcıyor oluşumuzu AVMden aldığımız sular sayesinde bitirmemizdi. 

Barcelona'ya geldiğimizde akşam saatleri olduğundan Madrid'de olduğu gibi eşyalarımızı bırakıp şehri gezmek için çıkamadık. Ertesi günse beklenildiği gibi ilk durağımız Sagrada Familia oldu.

Sagrada Familia 

Madrid'in yorgunluğunu atmak için ve biraz da günlerimizin fazla olması rahatlığıyla gün ortası sayılabilecek bir saatte yola çıktık. Mavi hatla kısa bir sürede Sagrada Familia'daydık. Daha metrodan çıkar çıkmaz kafamı kaldırmamla epik bir karşılaşma sahnesi yaşamam bir oldu. Tüm o vinçleri ve "in progress" haliyle Sagrada Familia karşımda değil tepemdeydi. Girişine doğru ilerlerken "tepemizdeki" Sagrada Familia'yı incelemeye devam ettik. İlk selfielerden sonra nasıl girileceğini nihayet sorgulamaya başladık. Bunun için metro çıkışına yakın olan girişe gitmemiz gerektiğini öğrenip o yöne geri döndük. Tabi bu şehirde bir yere girmek istiyorsanız kesinlikle internetten bilet almanız en mantıklı yol olacaktır. Olası izdiham durumlarını engellemek için yarım saatte bir insanları içeri alıyorlar. Daha sonra gişeye gidip akşam 18:00 bileti almak zorunda kaldık. Biz de beklerken başka bir Gaudi yapısını görmenin mantıklı olacağını düşünüp Casa Mila'ya doğru yola çıktık.

Saatler 18:00'i gösterdiğinde Sagrada Familia'nın girişinde hazır bekliyorduk. Bazilikanın alanına girdikten sonra o görkemli girişten de yapıya girmemiz en az 30 dakika sürmüş olabilir. Bunun nedeni biraz fotoğraf sevdası biraz da her biri farklı bir olayı ve kişiyi tasvir eden heykelleri incelememizdi. İçeri girdiğimde doğa referanslı biçimleriyle kolonlar karşımda duruyordu. Ancak yapının herşeyine o kadar çok alışık olacağımı tahmin etmemiştim. Ne yazık ki belki ölçek farkından belki de beklentimin çok yüksek oluşundan bazilikanın içinden pek etkilenemedim. Vitraylardan süzülen güneş ışığı ve doğal biçimlerdeki kolonların buluşması "adeta bir görsel şölen" sunuyor olsa da yapının iki girişindeki farklı tarzlardaki heykeller kesinlikle daha etkileyiciydi. Bir üçüncü sınıf öğrencisi olarak Sagrada Familia'yı beğenememek. Çatısı, kolonları ve diğer yapısal elemanları form olarak çağının alışılagelmiş mimarisinden tamamen farklı olsa da işlev olarak eninde sonunda bazilika olarak tanımlandığından olsa gerek iç ortamında çok da zaman geçirecek birşey göremedim.

Casa Mila / La Pedrera

Sagrada Familia biletini aldıktan sonra Passeig de Gracia caddesi üzerindeki Casa Mila'ya doğru yola koyulduk. Şans eseri burayı da araştırmadan girmeye çalışmamıza rağmen giriş direkt olarak yapılabiliyordu. Binaya yaklaşırken dahi ilk olarak yüzeydeki dalga hareketleriyle Gaudi'ye ait olduğunu belli ediyor. Yaklaşınca da daha iyi görülen balkon demirleri dalga hissini güçlendiriyor. Balkon demirlerine bakıp gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını da birkaç saniyeliğine sorgulamış olabilirim. İçeri girdiğimdeyse artık Gaudi tarzına alışmam gerektiğini farkettim çünkü bundan sonra göreceğim hiçbir şey kafamdaki algıyla benzerlik göstermeyecekti. Bu kadar çok özgün formu bu kadar algımızda kalıplaşmış değişik fonksiyonlardaki yapı birimlerinde kullanması gerçekten ilk görüşte hayret verici. Daha sonraysa görmezden geldiğimiz standart yapı birimleri: kapı kulpları, korkuluklar gibi görünce kafamızı çevireceğimiz şeylere dikkat etmeye başladığımızı farkettim. Çünkü hepsinde ayrı bir özgünlük görmek mümkün. İç avlusundaki cephelerin de renkli olması gerçekten algıyı zorlayacak cinsten. Tam alışık olunan bir birim hayaliyle ortama dalındığında tekrar Gaudi şaşırtmaya devam ediyor. Binanın çatısında ise yapı birimlerinin işlevlerinden çok formsal estetiğe önem verildiği görülüyor. Bacaların formları her birini birer heykel olarak algılamamızı sağlıyor. Ayrıca bu özgün formların üzerindeki küçük seramik parçalar da pratik bir çözüm olmuş. Geometrik olarak bu kadar rahat formları ancak böyle rahatça kaplayabilen bir teknik bulunabilirdi. Ki bu teknik Barcelona'nın kendine has dokusunu ya da Gaudi mimarisinin sembolünü meydana getirmekte. Gaudi binalarında bir başka dikkatimi çekense kat planlarının kabartmalar şeklinde her katta bulunmasıydı. Casa Mila'nın çatısından daha etkileyici bir yeri varsa orası kesinlikle çatı katının tam altı olmalı. Çatıyı taşıyan tuğla kemerler yine binanın özgün formunun yanında etkileyici olan başka bir detaydı. Ayrıca bu binada Gaudi'nin diğer binalarına ait maketler, çizimler ve formlarındaki referanslarına dair birçok görsel mevcut. Yine Gaudi'nin tasarladığı mobilyalar da diğer çoğu yapısında olduğu gibi bu binada da sergilenmekte ve satılmakta.

Diğer gün de haritadan bakarak belirlediğimiz gezi rotamıza devam etmeye karar verdik. Bu kez günümüze Parc de Joan Miro'dan başladık.

Parc de Joan Miró

Espanyol meydanına giderken solda bulunan park, düşündüğümün aksine pek de insanların yoğunlaştığı bir yer değildi. Hatta ağaçların bulunduğu alan caddeden o kadar uzak ki kamuya açık olup olmadığını bile sorguladım. Neyse ki dev heykel sayesinde Miro parkı olduğunu anlayabildik. Rotamıza kaldığımız yerden devam ettik.

Arenas

Eskiden matadorların boğalarla güreştiği baya baya arena olan yapı şimdilerde bir semt adı bile değil. Dışarıdan arena görünümünü korusa da içerisi AVM'ye dönüştürülmüş. Bir de 1 euro gibi bir ücretle "360" hizmeti de mümkün. Yapının çatı katına çıktığımızdaysa restaurantlarla bezeli olduğunu gördük. Ancak buradan Espanyol meydanını, Joan Miro Parkı'nı ve Museu Nacional D'art De Catalunya'yı rahatça görmek mümkün.

El Pabellon de Barcelona / Barcelona Pavilion, Mies van der Rohe

Tam gaza gelip Katalonya Ulusal Sanat Müzesi'ne doğru tırmanırken arkadaşlarımın uyarılarıyla farkedip geri döndüğümde pavilyonun tüm sadeliğiyle uzakta bir köşede durduğunu gördüm. Hızlı adımlarla yaklaşıp öğrenci olduğumuzu kanıtlayınca sudan ucuz olduğunu farkettiğimizde hemen "içeri" girdik. Fotoğraflarına bakıp bir mekanı nasıl anlayamayız sorusunun cevabı niteliğindeydi. Kafamdaki tüm Barcelona Pavilion algısı yıkıldı görünce. Demek ki tüm fotoğraflarına bakmadan çok bir beklentiye girmek gerekmiyormuş. Mekanın konumu konusunda gerçekten büyük hayalkırıklığı yaşadım ama aslında böyle olması pavilyonun kendi fikrini daha da ön plana çıkarır nitelikteydi. Çünkü orası 4 duvarı olan sıradan bir yapı değildi. Malzeme denemesi yapılan sadece yatay ve dikey planelerden oluşan bir mimari eserdi. Tabi 30'da yıkılıp 80'de tekrar yapıldığı bilgisini öğrenince ne denli etkisini kaybettiği tartışılır. Normal bir yapı olsa belki orjinalliğini kaybettiğini söyleyebiliriz ancak pavilyon aslına uygun üretildiğinden ve alışılagelmiş bir yapı olmadığından, bir eser olarak ele alındığından tekrar üretilmesinin ruhunu kaybettirmediğini söylemek daha doğru olabilir. Özenle seçilmiş mermerler ve Barcelona chair kesinlikle yapının kimliğini oluşuturan ve en ilgimi çeken öğeleriydi.

Museu Nacional D'art de Catalunya

Onca çıkılan basamak sonrası kapanış saatinde geldiğimizi farkedip yıkıldığımız bir diğer müze de burası oldu. Ancak şehrin en yüksek tepesi olan Montjuic üzerinde olduğu için saatlerce oturup Barcelona'yı görmemiz mümkün oldu. Bina bir müzeden çok sarayı andırmaktaydı. İçerisinde modern sanat eserlerinin de bulunduğunu ve çatısına da çıkılabildiğini daha sonra öğrendiğimizde üzüntümüz iki katına çıkmış olsa da binanın yan tarafında oturmuş klavye çalan teyzeyi dinlemek o sakinliğin içinde müze gezmekten daha iyi bir anı olarak kaldı.

Daha sonra La Rambla caddesine yakın olan Picasso Museum için yola çıktık, tabi burası için de önceden bilet almamız gerektiğini henüz bilmiyorduk.

Basilica Santa Maria Del Mar

Picasso Müzesi'ne de giremeyince şehrin en işlek merkezlerinden birinde olduğumuzdan dolaşmaya devam ettik. Karşımıza Santa Maria del Mar Bazilikası çıktı. Gotik mimariye sahip bazilika dışarıdan görüldüğü kadar küçük değildi. İçinde ibadet için ayrılmış küçük bir bölümü de vardı. Ardından Arc de Triomf'a doğru yürümeye karar verdik.

El Born Centre Cultural

Yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan, Katalan bölgesinin eski yerleşim merkezi olan Born'daki Kültür Merkezi tam olarak eski yerleşim biriminin üzerine yapılmış. Dışarıdan bakınca ne olduğunu anlamlandıramadığımız bina içeri girince büyük bir merak uyandırdı. Çünkü koridorlar yıkık bir kentin izlerinin üzerine kurulu. Bu koridorların etraflarında da Katalonya işgaline ait sergiler mevcut. Sergi bölümlerinden birinde gördüğüm eski Barcelona maketi de mimari sunumun kültürel etkisini gözler önüne sermekteydi.

Parc de la Ciutadella

Yine tesadüfen yolumuzun üstünde bulunduğundan girdiğimiz parkı daha sonra araştırdığımda tekrar tekrar pişmanlıklar yaşadım. Arc de Triomf'a o kadar odaklanmışız ki parkın bir kapısından görür görmez o yöne doğru yönelip parkı unuttuk. Parkın Born tarafındaki girişinden girildiğinde kale gibi gözüken bina ise Zooloji Müzesi. Bu yapının fasadındaki seramikler dikkatimi çeken bir diğer unsur oldu. Parkı çok gezmeden Arc de Triomf'a doğru yöneldik.

Arc de Triomf

Passeig de Lluyis Companys'den dümdüz devam edince karşımıza çıkan baya bildiğimiz kemer, 1888 yılı Barcelona World Fair'ın ana giriş kapısı olarak inşa edilmiş. Pek de bir numarası olmayan yapının tanımladığı meydan da sürekli aynı şeyi loop yapan müzisyenlerle dolu. Kemer taş ve tuğla kullanılarak yapılmış.

Günün sonunda yemek yemek için La Rambla'ya döndüğümüzde Museu de L'erotica'yı gerçek bir müze sanıp girme gafletinde bulunduk. Barcelona'da erotik shop arayanlar için önerebileceğim "müzeye" girişte bir Katalan abi plastik bardağa doldurmak suretiyle şampanya ikram ediyor.

Palau Reial de Pedralbes & Universitat de Barcelona

Ertesi gün FC Barcelona'nın stadyumu olan Camp Nou'yu görmek üzere metroya bindik. İndiğimizde metroya daha yakında bulunan Palau Reial de Pedralbes'e bir uğrayıp öyle devam etmeyi düşündük. Ancak o kadar yürümemize rağmen Kraliyet Sarayı binasının içine giremedik, giremediğimiz gibi ne bir insanla karşılaştık ne de girişe benzer bir yer gördük. Daha sonra metroya doğru geri döndük. Bu kez karşımıza Universitat Politècnica de Catalunya ya da camda ve logoda yazıldığı ismiyle Universitat de Barcelona çıktı. Tuğla ve betonarmeden yapılmış bina Barcelona dokusuna uyuyordu.

Estadi Nou Camp

Sonunda Barcelona'nın mabedine ulaştık. Bernabeu'nun aksine stadın kendine ait bir kampüsü bulunmaktaydı. Müze ve mağaza olarak inşa edilmiş binadan stada ara bir koridorla ulaşmak mümkündü. Müzesi Bernabeu'ya göre düzensizdi. Koridor mesafelerinin kararı o kadar kalabalığın geleceğini düşünemeyen biri tarafından verilmiş olmalı. İçeride kupa görmekten zaten sıkıldığım için kalabalıktan da kaçarak tribünlere ulaştım. Stadyumlar ölçekleri ve açıklıkları itibariyle zaten görkemli yapılar olmalarına rağmen buranın ayrı bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Müzenin sonlarında ileride yapmak istedikleri stadyum tasarımıyla karşılaşınca aklıma Bernabeu'daki benzer maket geldi. Bu da İspanyollarda mimarinin ne kadar kültüre yerleşmiş bir unsur olduğu konusunda sorgulamalar yapmamı sağladı.

Yola çıktığımızda kimsenin bu kadar dik yokuşları tırmanacağımız konusunda uyarmadığı Park Güell'e bir de giriş saati sorunsalı yüzünden giremeyince geri dönmek zorunda kaldık. Uzun yürüyüşler sonunda metroya ulaşıp Casa Battlo'ya doğru yol aldık.

Casa Battlo

Önündeki kalabalıktan yine bir bilet skandalı yaşayacağımızı düşündüğüm Casa Battlo, neyse ki La Pedrera gibi uğraştırmadan içeriye girmemizi sağladı. Girişteki rehber kulaklıkların zırvalayacağını düşünüp almayı reddecekken baya interaktif bi olay olduğunu farkedip kabul ettik. Kamerayı yönelttiğimiz bazı belirli yapı birimlerinin yapım süreçlerinde Gaudi'nin aldığı referanslar gibi bir takım bilgileri görsel şekilde sunuyordu. Bu binanın fasadındaki seramik-mozaikler renkleriyle caddenin üzerindeki tüm binalardan ayrılmasını sağlıyordu. Binanın içindeki her detayın da süslü bir şekilde Gaudi tarafından tasarlanmış oluşu da art nouveaudan etkilendiğini gösteriyordu. Binanın içindeki çoğu detay doğadaki benzer fonksiyonlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Gerçi avizenin etrafındaki süslemenin kadın göğsünden ilham alınarak yapılması, Gaudi'nin tasarlarken çok da ayık olmadığı yönündeki düşüncelerimi sağlamlaştırdı. Çatının taşıyıcısının formu aynı Casa Mila'daki gibiydi. Ancak bu binada kemerler tuğla görünümünde değil, Akdeniz mimarisinin etkisi olarak görülecek şekilde beyazdı. Tabi ki bu kemerlerin de doğada bir referansı var. Çoğu insana göre bu kemerlerin formu bir ejderhanın göğüs kafesini andırmaktaymış. Gaudi'nin çatılarda baca olarak tasarladığı heykeller de genellikle ejderhadan kenti koruyan gardiyanlar olarak tasarlanmış. Yine bu binanın mağazasında da Gaudi'nin tasarımı olan sandalyeler ve kapı kulpları satılmaktaydı.

Casa Calvet

Haritayı incelerken gözüme ilişmiş olacak, hiçbir "görülmeye değer yerler" listesinde adı geçmeyen Casa Calvet'i sırf Gaudi'nin binası diye görmek için uzun yollarda kaybolduktan sonra nihayet ulaştık. Ulaştığımızda lüks bir restauranta dönüştürülmüş olduğunu farkettik. Tabi bu Gaudi mimarisinin özelliklerini kaybedeceği anlamına gelmiyordu. Binayı dışarıdan inceledikten sonra haritanın yakınlarında olduğumuz sinyali verdiği Katalan Müzik Sarayı'na doğru yola çıktık.

Palau de la Musica Catalana

Katalan Müzik Sarayı dışarıdan bakınca süslemeleri ile art nouveau, keskin yapı elemanlarıyla da gotik mimari izleri taşımakta. Yapı şuanda da etkin bir konser salonu olarak kullanılıyor. Hemen girişinde de restaurant mevcut. Bu yüzden içeri girip üst katlara çıkılabiliyor mu diye pek de uğraşmak istemedik.

Otele döndüğümüzde başka bir giriş skandalı yaşamamak için internetten Park Güell ve Picasso Müzesi biletlerini aldık.

Parc Güell

Sabahın erken saatlerinde kalkıp yokuştan tekrar çıktık ve sonunda parka ulaştık. Girmeden önce bir sokak sanatçısı silüetimizi makasla çıkardı, Barcelona'da harcadığımız en mantıklı birkaç euroydu. Parkın paralı kısmına giriş yaptığımızda önce meşhur yamuk duvarlı stoa benzeri ama Gaudi dokunuşları olduğundan sanki doğada varmışçasına duran koridorla karşılaştık. Devam ettiğimizde karşımıza sütunlu anıtsal yapının sol tarafı çıktı. Bu yapının çatısı devasa bir balkon gibiydi. Buradan manzara da pek fena değildi. Balkondan bakıldığında parkın asıl girişindeki iki "mantar" benzeri bina dikkat çekiyordu. Daha sonra sütunlu yapıya girmek için aşağı indik. Sütunlardaki boşluklar Sagrada Familia benzeri bir teknikle yapıldığını gösteriyordu ancak bazilikadaki gibi komplike değillerdi. Yapının hemen önünde kertenkele heykeli bulunuyor. Heykel üzerindeki seramiklerle birlikte Barcelona kentinin sembolü durumunda. Parkta bir de Gaudi'nin kendisi için yaptığı ev bulunuyor. Bu evde Gaudi sandalyelerini ve Sagrada Familia'ya ait bir maketi görmek mümkün.

Picasso Museum

Picasso Müzesi'ne nihayet girdiğimizde yapının ana sirkülasyonunun avlusu olduğunu gördüm. Bina kesme taşlar ve tuğlalardan yapılmış. Konumu itibariyle kent dokusunun içinde kalan bina kendi içindeki avlusuyla ferah bir ortam tanımlıyor. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için Picasso'nun yaşadığı dönemsel farkları belgeleyemedim. Tabi bunun için müzeden çıkarken mağazaya uğrayıp kartpostal yada poster almanız mümkün.

Catedral de Barcelona

Barcelona Katedrali, La Rambla'nın hemen arkasında caddeye bağlı işlek bir ara caddeyle geçiş sağlanan bir meydanda. Barcelona'daki gotik mimarinin en önemli temsilcisi denebilecek ölçekte. Ancak bir takım katolik dayatmalar ve içeriye girişin paralı olması gibi nedenlerle içini görmedik.

Günü Hard Rock Barça ile sonlandırdık. Bulunduğu binanın "vitrinsel" kısmı mermer, üst katlar ise kesme taştı. Bu açıdan aklıma malzeme ya da strüktürel olarak olmasa da üslup olarak Chicago School'u getirdi. Yemeğimizi yedikten sonra otele geçtik. Barcelona'daki son günümüzde stratejik bir hata yapıp cluba gittik. Bu da sabaha karşı uyuyakalıp erken saatteki Mallorca uçağımızı kaçırmamıza neden oldu.

Castell de Montjuic

Mallorca'dan sonra Barcelona'daki son günümüzde içimizde kalan Montjuic ve Katalan Ulusal Sanat Müzesi'ni ziyaret etmek için Espanyol meydanına gittik. Müzenin o gün kapalı olmasını evrenin bir mesajı olarak algılayıp çok takılmadan tepeye doğru devam ettik. Kale deyince daha bir dolu yapı bekleyerek zorla zirveye çıktık. Sonunda yine Katalanların kısa tarihlerini anlatan küçük odalardan oluşan yapıyı görüp küçük hayal kırıklıklarımızla şehre döndük.


20 Ağustos 2015 Perşembe

GEZİ STAJI | MADRİD / İSPANYA | 20.08.2015 | ARCH190

Bu yaz gittiğim İspanya gezime başkent Madrid'den başladım. Bunun başlıca nedenleri Barcelona'nın turistik açıdan daha canlı olması, arkadaşlarımdan duyduğum Barcelona güzellemeleri ve biraz da Madrid biletinin daha ucuz oluşu olabilir.

Öncelikle belirtmeliyim ki Madrid bir başkent olarak gayet iyi bir altyapı ve ulaşım ağına sahip, oldukça düzenli, merkezde ve çoğu ilçesinde bulvar ve benzeri geniş caddelerin bulunduğu eşsiz Avrupa şehirlerinden biri.

Otelimiz şehir merkezinden biraz uzak ancak havaalanına ismini veren Barajas'taydı. Otele yerleştikten sonra merkeze gitmek ve şehri keşfetmek üzere yola çıktığımızda buranın hayalet şehir olabileceği izlenimine kapıldık. Yani en azından başka bir Avrupa şehri deneyimi olmayan ben böyle olduğunu düşünürken daha önce İtalya'ya gitmiş olan arkadaşlarımın halkın siesta yaptıklarını söylemeleriyle az da olsa gerginliğimi attım. Yollarda soru soracak kimseyi göremeyince biraz kaybolarak en sonunda resepsiyonistin anlatamadığı metro istasyonunu bulduk.

Madrid'de hayatın merkezinin Puerta del Sol olduğunu rahatça söyleyebilirim. En azından haritaya bakarak bile sonuca ulaşmak mümkün.

Puerta Del Sol

Metro haritasındaki "vodafone Sol" durağında indiğinizde eğer bir akşam üstü ise sizi forma satan zencilerin karşılayacağı ve çoğunlukla kullandığım metro durağı. Burası eskiden Madrid şehrinin doğudaki kapısıymış. Ancak adını "Güneş Kapısı" anlamına gelen Puerta del Sol'dan alan meydanda bir kapı görmek mümkün değil. Bu meydanın bir diğer özelliğiyse Madrid'deki bütün karayollarının başlangıç noktası olarak kabul edilmesiymiş. Madrid şehrinin sembolü olan "ağaca sarılı ayı" figürlü heykel de bölgenin başlangıç noktası olarak kabul edilmekteymiş. Tabi bu meydana ulaştığımızda aç olduğumuz için gözümüz ilk olarak ne ağaca sarılı bir ayı ne de şehrin tarihi dokusunu gördü. Köşedeki McDonald's bir an için "geleneksel yemek yeme" prensipimizi unutturup siparişlerimiz hazırlanırken gözümüzü açmamıza neden oldu.























Puerta del Sol oldukça geniş bir yaya meydanı ve meydanın dört bir yanına çıkan caddelerin hepsi ayrı bir anlam ifade ediyor. Bunu da yolları öğrenmek için soru sorduğumuz Amerikan vatandaşı bir kadından öğrendik. Ancak bu kez İspanyollar uyumuyordu, sadece İngilizce bilmedikleri için pek yardımcı olamadılar. Eğer alışveriş yapacaksak sağdan, saraya gideceksek düz, Prado ve diğer müzelere gitmek istiyorsak da tam arkaya dönüp deliler gibi yürümemiz gerektiğini söyleyen optimist bir kadındı. Ancak biz pratik Türkler olarak en yakın caddeden başlamanın faydaları hakkında kendimizi ikna ettik. Meydandan uzaklaşırken hediyelik eşyacılar da git gide azalmaya başladı. Bakanlık binaları, birçok katedral bu aks üzerine rastgele dağılmış gibilerdi. Çoğu imgesel binanın kendine ait bir meydanı da bulunuyordu. Bu sayede caddede yürürken önemli bir binaya denk geldiğimizi önünde oluşan boşluktan fark edip fotoğraf makinelerimize sarılıyorduk. Gerçi binaların dokusu da bu yapılardan pek farklı değildi.






















Almudena Cathedral & Royal Palace





Caddenin sonunda Almudena Katedrali'ni gördük. Henüz araştırmamış olmama rağmen dışarıdan da gayet etkileyici olan katedralin içi Gotik mimariyle bezeliydi. Katedralin bulunduğu alanda bulunan ortaçağ camisi 1083 yılında İspanyollar Madrid'i tekrar fethettiğinde yıkılmış. 1883 yılında buraya bir Katedral inşaa etme fikrine kapılmışlar ancak İspanya iç savaşı sırasında proje iptal edilmiş, bu da Katedral'in 1993 senesinde bitirilmesine yol açmış. Tabi yapıyı gördüğümde bu sıkıcı vikipedi bilgilerinin aklıma gelmemesi şimdi düşündüğümde beni daha da sevindirdi.




















Özellikle Katedral'in vitraylarındaki geometrik dini figürler göze çarpan ve Katedrali diğerlerinden ayrıştıran bir diğer yönüydü. Katedral'in diğer tarafına geçtiğimizde ise tam da sarayın karşısına gelebilecek bir mimarisi olduğunu gördüm. Öyle ki heybetiyle sarayın yanında hiç de sönük kalmıyordu. Tabii bu arada saatlerimizi pek kontrol etmemiş olacağız ki saraya doğru yürürken suratımıza çarpan giriş kapısı bize saatin 18 olduğunu göstermiş oldu. Saraya bir süre dışarıdan baktıktan sonra Madrid'in içlerini deneyimlemek üzere caddeden değil ara sokaklarından yürümeye karar verdik.




















Oldukça güvendiğim yön bulma kabiliyetimin beni yarı yolda koymayacağını umsam da Madrid'de kaybolduğumuzu gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim, çünkü geçtiğimiz hiç bir yer öncekilere benzemiyordu. Bu maceracılık olarak da tanımlanabilecek disiplinsizlik bizim o bölgedeki birçok sembolik yapıyı görememize yol açmış olsa da tempolu ve planlı yürüyüşümüze bir an için ara vermemize de yaramış oldu.





















Puerta de Atocha Railway Station & Jardines Tropicales de Atocha









































Şans eseri gördüğüm bir diğer yapıysa ön girişindeki devasa saatiyle tren istasyonu olduğuna dair ipuçları barındıran ancak şuan asıl binanın botanik bahçesi olarak da kullanıldığı Atocha Tren İstasyonu oldu. Reina Sofia Müzesi'nin hemen çaprazında, dışarıdan bakıldığında müze görüntüsü veren ancak gidip açık olduğu saatleri sorduğunuzda Kültür Bakanlığı olduğunu öğrendiğiniz binanın karşısında yer alan tren istasyonu Madrid'in kapılarından bir diğeri.



Plaza Mayor





















Gündüz yürürken içinden geçip dondurmayla geçiştirdiğimiz meydana akşam olduğunda canlanacağını tahmin ettiğimiz onlarca restauranttan birinde oturmak üzere geri döndük. Tabi bu kez fast food yemeyecek olmamızın en önemli nedeni de şöhretini duyduğumuz Sangria'yı sonunda denemek isteyişimizdi. Plaza Mayor, şehrin en büyük meydanlarından biri. Ancak bana kalırsa üstü fena halde açık bir pasaj da denecek kadar kapalı bir mekan. Ortaçağ'da engizisyon mahkemelerinin kurulduğu, boğa güreşlerinin yapıldığı çok amaçlı bir mekanmış. Meydanın etrafındaki binaların da balkonları tüm bu olayları gözlemleyebilecek şekilde meydana dönük. Küçük bir mahalleleşme izlenimi yaratacak cinsten. 4 kapısı olan meydan bir geçiş mekanı olarak da deneyimlenebiliyor.

Estadio Santiago Bernabéu



















Şehrin merkezi olarak düşündüğüm Puerta del Sol'un aksine daha kuzeyde kalan ve yüksek binalardan hareketle "Maslak" olarak tabir ettiğim bölgede bulunan stadyum ilk gördüğümde dahi kamusal alanı ve şehrin içinde oluşuyla beni etkilemeyi başardı. Öyle sanıyorum ki kültürler değişiklik gösterdiğinde sadece yapıları ele alışı değil onları işlevsellendirişleri de birçok farklılık gösteriyor. Öyle olmalı ki bizim için stadyum sadece maç saatlerinde aktif olarak kullanıcılara açık bir mekan tasvir ederken, İspanya bu algıdan oldukça uzak. Stadyum direkt olarak turistleri kucaklıyor. Nereden gireceğim derken ticket office'i görmeniz an meselesi oluyor.











Önce stadyumun üst katlarından sahaya bir bakış atmanız için "Tour Bernabeu" sizi yönlendiriyor. Merdiven stadın kenarından tüm katlara giriş yapılabilecek şekilde kurgulanmış ve maç çıkışı için ideal sayılabilecek kadar geniş. Stadyumun tribünlerini de devasa büyüklüğünü gözlemledikten sonra tur alt kattaki müzede devam ediyor. Müzeye oldukça önem verilmiş. Kazandıkları başarıları bir kronoloji ve hiyerarşi içinde deneyimletiyorlar. Bunu yaparken interaktif bir takım görsellerle kullanıcıların müzenin kalıplaşmış ve durağan algısı dışına çıkarmaları sağlanıyor. Twitter'da saniye saniye atılan tweetler içerisindeki Real Madrid hashtagleri hangi ülkelerden atıldıklarına bağlı olarak dünya haritası üzerinde gösteriliyor. Bu da orada sergilenen şeylerin değişkenliğine vurgu yapan bir ayrıntı olarak göze çarpıyor. Müze alanı ve kameralara yansıyan tribün dahil bazı yerler haricindeki alanların cephelerinin çıplak bırakılması da işin show kısmını gözler önüne seriyor.












Palacio de las Comunicaciones, Plaza de la Cibeles







Önceleri posta ve telgraf müzesi olarak kullanılan yapı şuan Madrid City Hall olarak değiştirilmiş durumda. Kibele Meydanı'nda bulunan "İletişim Sarayı" daha çok barok mimarisi özelliklerini göstermesinin yanı sıra modern dokunuşlar da içermekte. Ayrıca içerisinde birçok geçici sergiye de yer verilmekte. Daha sonra farkedip çokça ilgimizi çeken özelliği ise çatısından şehri "neredeyse" görebilecek oluşumuzdu.








Puerta de Alcalá

Alcala Kapısı şehrin Güneş Kapısından sonra gördüğümüz diğer kapısı. Ancak önemli özelliği hala burada bir kapı görebiliyor oluşumuz. Kibele Meydanı'nın gerisinde kalan bu alanda bizim dışımızda bir de iyi çıktığından bir türlü emin olamayan bir aile dışında çok fazla insan gördüğümü söyleyemem. Daha çok bir göbek görevi gören Alcala Kapısı aslında şehrin giriş kapısı olarak tasarlanmış.

Parque del Buen Retiro





Alcala Kapısı'nın hemen yanından da girişi bulunan parkta başta ilk dikkat çeken sandallarla bir oraya bir buraya kürek çeken sevgililer ve arkalarında yer alan anıtsal yapı olsa da, benim ne yazık ki yapmadığım gibi şöyle bir araştırdığınızda içerisinde Londra'daki Crystal Palace'tan ilham alınarak yapılan bir yapı bile olduğunu farkedebilirsiniz. Park öylesine büyük ki eğer öncesinde yorgunsanız ve hala gideceğiniz birçok müze varsa diğer ucuna yürümemeniz büyük hata oluyor. Paseo del Prado'ya açılan kapılarından çıktığınızda da Prado Müzesi hemen yanınızda kalıyor. Bulvar başlı başına birkaç günde gezilecek yapılar ve müzeler içerdiği için geri dönüp parkta güzel vakit mi geçirmelisiniz yoksa bi kaç doz daha Picasso mu emin olmak pek mümkün olmuyor.

Museo Thyssen-Bornemisza


              



Müze binası ile içerdiği koleksiyon arasında ciddi bir uçurum olduğu kesinlikle ortada. Kandinsky,  Lizzitsky'den Mondrian'a, Van Eyck'tan Miro'ya, Dali'den Picasso'ya birçok farklı dönem sanatçılarının eserlerini bir arada görebildiğiniz eşsiz müzelerden biri. Ancak henüz anlatmadığım ancak öylesine beğendiğim Reina Sofia Müzesi'ndeki dizilim bu müzelerin ne yazık ki hiçbirinde görülemiyor. Öyle ki tam çıkacağım sırada shopta gözüme çarpan Kandinsky tablosunun posterine birkaç dakika bakıp görevliye bu tablo koleksiyonda var mı diye sorup şaşkın gözlerle giriş salonunda bulunduğu cevabını almamı sağlayacak kadar düzensiz ama basit bir sergi alanı.

Museo Del Prado







Avrupa'nın en önemli müzelerinden olduğunu duyduğum, ancak hiç beklemediğim şekilde büyük olan, çok zengin bir resim ve heykel koleksiyonu içeren müzenin eminim önünden geçip göremediğim kısımları kalmıştır. Öylesine büyük ki artık bir yerden sonra yorulup "önemli" olanları görmek için tablolara değil yanlarındaki taglere bakmaya başladım. Ayrıca dolaşırken kendi sisteminizi kurmazsanız kesinlikle gezdiğiniz yerlerden tekrar geçmenizi gerektirecek kadar karmaşık. Bu açıdan içeride gezerken dahi oldukça yorulduk. En motivasyon kırıcı etmen de tabi ki içeride fotoğraf çekilmesine izin verilmeyişiydi. Fotoğraflama eylemi bir yere kadar benim de "anı yaşama" mottosundan kaynaklı karşı olduğum bir olaydı ancak bu kadar fazla eserin bir kısmını belgelemek hiç de fena olmazdı. Bu yüzden müzenin içerdiği tüm koleksiyonu barındıran bir kitap yapmayı da ihmal etmemişler. Müzenin birçok girişi var. Sanırım biz en endüstriyel olanından giriş yaptık. Tam çıktığımız sırada oluştuğunu gördüğümüz giriş kuyruğunun da belli bir saatten sonra girişin ücretsiz oluşundan kaynaklandığını öğrendiğimizde biraz canımız sıkılarak Guernica'yı görmek üzere yola çıktık.

Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia











Guernica'nın burada sergilendiğini duyduğumdan beri gitmek istediğim hatta ilk gün girmeyi deneyip kapandığını öğrenince büyük hayal kırıklığı yaşadığım Kraliçe Sofya Müzesi'ne en nihayetinde girebildim. Yine Paseo Del Prado üzerinde bulunan yapı direkt olarak bulvara dönük değil. Meydana göre daha dar olan bir aradan girdiğinizde karşınıza çıkıyor bu da güzel bir etki uyandırıyor. Önünde öyle sanıyorum İspanya'nın iç savaş sonrasıyla doğrudan ilgili olan bir heykel bulunuyor. Yapının önündeki asansörler her ne kadar cepheyi kapatıyor olsalar da sirkülasyonun dışarıdan oluşu ilgi çeken başka bir faktör oluyor. Ayrıca müzeye gelmenin iki ayrı yolu olduğunu Paseo Del Prado'dan sıkılınca farkettiğimizi de söyleyebilirim. Tabi daha sonra önümüze Herzog & de Meuron'un Caixa Forum'u çıkınca bunun güzel bir tesadüften başka birşey olmadığını da görmüş olduk. Binanın giriş katı siyah üçgenlerden oluşmakta ve taşıyıcılara dair pek ipucu vermediğinden dar sokaktan geçen insanlarda merak uyandırmakta.

(http://www.dezeen.com/2008/05/22/caixaforum-madrid-by-herzog-de-meuron/)


En sonunda bana göre Madrid'deki en iyi sergi düzenine sahip müzeye ulaştığımızda çok da zamanımız kalmadığını farkedince "where is Guernica?" sığlığında bir soru sormanın dışında pek de alternatifimiz kalmamıştı. Tablonun bulunduğu kata binanın cephesinde bulunan asansörle çıkıp sanat akımlarına göre odalanmış katlarda dolaşmaya başladık. Müzenin koridorları bana Taşkışla'yı hatırlattı. Birbirine direkt olarak ve koridorlarla da geçişleri olan bölümler kalabalığı da gayet iyi şekilde dağıtmaktaydı. Sırasıyla salonları gezdiğimizde Picasso, Dali gibi ustaların çoğu eserine rastladık. İşin komik yanı ise sadece Guernica'nın bulunduğu salonda fotoğraf çekilememesiydi. Sonunda Guernica'yla karşılaştığımdaysa internetten gördüklerim harici bir açıyla yaklaşmak tahmin ettiğimden de etkiliydi. Bulunduğu oda itibariyle de tablonun anlamı güçlendirilmişti. İç savaşla ilgili acıların da anlatıldığı ve savaşa dair resim ve fotoğrafların sergilendiği odadan çıktığımdaysa aslında koleksiyonun daha da etkileyici parçaları olduğunu farkettim. Bauhaus ürünleri bir anda Guernica'yı Picasso'nun diğer tablolarından farksız kılmıştı. Bunun nedeni belki de dans kıyafetlerinin bir tablonun yanında direkt görüldüğünde daha etkileyici unsurlar olarak algılanmalarıydı. Tabi aynı bölümde olmaları bir tesadüf değildi. Fotoğraf çekmememiz için yaşlı bir görevli neredeyse bizi takip altına aldı. Ben de bu yüzden defalarca aynı odada dolaşmak zorunda kaldım.




Aeropuerto Adolfo Suarez, Madrid Barajas




Madrid'e indiğimizde terminal farklılığından dolayı göremediğim Barajas Havalimanı'nın belki de kimliğini oluşturan Terminal 4, şehirden gideceğim sırada çatıdan gözlerimi alamamama neden oldu. 2006 yılında açıldığını öğrendiğim terminal dünyanın en büyük terminallerinden de biriymiş. Ahşap malzemesi, kendine özgü eğimi ve ışığı alış biçimiyle çatı bir mimari eser olarak sergilenmekteydi.