Madrid'den sonra Barcelona'nın da metro hattı gayet düzenli ve tüm şehri saran cinstendi. Otelimizin bulunduğu Cornellia, Barcelona'nın dışında kalmasına rağmen tek bir hatla Sagrada Familia'ya ulaşmak mümkündü. Barajas'la kıyasladığımda Cornellia'nın daha modern bir dokusu vardı. Otelin çok yakınındaki küçük çaplı AVM ise daha sonra farkedeceğimiz şekilde büyük bir avantaj sağlayacaktı. Bunun nedeni sıcak hava yüzünden suya servet harcıyor oluşumuzu AVMden aldığımız sular sayesinde bitirmemizdi.
Barcelona'ya geldiğimizde akşam saatleri olduğundan Madrid'de olduğu gibi eşyalarımızı bırakıp şehri gezmek için çıkamadık. Ertesi günse beklenildiği gibi ilk durağımız Sagrada Familia oldu.
Sagrada Familia
Madrid'in yorgunluğunu atmak için ve biraz da günlerimizin fazla olması rahatlığıyla gün ortası sayılabilecek bir saatte yola çıktık. Mavi hatla kısa bir sürede Sagrada Familia'daydık. Daha metrodan çıkar çıkmaz kafamı kaldırmamla epik bir karşılaşma sahnesi yaşamam bir oldu. Tüm o vinçleri ve "in progress" haliyle Sagrada Familia karşımda değil tepemdeydi. Girişine doğru ilerlerken "tepemizdeki" Sagrada Familia'yı incelemeye devam ettik. İlk selfielerden sonra nasıl girileceğini nihayet sorgulamaya başladık. Bunun için metro çıkışına yakın olan girişe gitmemiz gerektiğini öğrenip o yöne geri döndük. Tabi bu şehirde bir yere girmek istiyorsanız kesinlikle internetten bilet almanız en mantıklı yol olacaktır. Olası izdiham durumlarını engellemek için yarım saatte bir insanları içeri alıyorlar. Daha sonra gişeye gidip akşam 18:00 bileti almak zorunda kaldık. Biz de beklerken başka bir Gaudi yapısını görmenin mantıklı olacağını düşünüp Casa Mila'ya doğru yola çıktık.
Saatler 18:00'i gösterdiğinde Sagrada Familia'nın girişinde hazır bekliyorduk. Bazilikanın alanına girdikten sonra o görkemli girişten de yapıya girmemiz en az 30 dakika sürmüş olabilir. Bunun nedeni biraz fotoğraf sevdası biraz da her biri farklı bir olayı ve kişiyi tasvir eden heykelleri incelememizdi. İçeri girdiğimde doğa referanslı biçimleriyle kolonlar karşımda duruyordu. Ancak yapının herşeyine o kadar çok alışık olacağımı tahmin etmemiştim. Ne yazık ki belki ölçek farkından belki de beklentimin çok yüksek oluşundan bazilikanın içinden pek etkilenemedim. Vitraylardan süzülen güneş ışığı ve doğal biçimlerdeki kolonların buluşması "adeta bir görsel şölen" sunuyor olsa da yapının iki girişindeki farklı tarzlardaki heykeller kesinlikle daha etkileyiciydi. Bir üçüncü sınıf öğrencisi olarak Sagrada Familia'yı beğenememek. Çatısı, kolonları ve diğer yapısal elemanları form olarak çağının alışılagelmiş mimarisinden tamamen farklı olsa da işlev olarak eninde sonunda bazilika olarak tanımlandığından olsa gerek iç ortamında çok da zaman geçirecek birşey göremedim.
Casa Mila / La Pedrera
Sagrada Familia biletini aldıktan sonra Passeig de Gracia caddesi üzerindeki Casa Mila'ya doğru yola koyulduk. Şans eseri burayı da araştırmadan girmeye çalışmamıza rağmen giriş direkt olarak yapılabiliyordu. Binaya yaklaşırken dahi ilk olarak yüzeydeki dalga hareketleriyle Gaudi'ye ait olduğunu belli ediyor. Yaklaşınca da daha iyi görülen balkon demirleri dalga hissini güçlendiriyor. Balkon demirlerine bakıp gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını da birkaç saniyeliğine sorgulamış olabilirim. İçeri girdiğimdeyse artık Gaudi tarzına alışmam gerektiğini farkettim çünkü bundan sonra göreceğim hiçbir şey kafamdaki algıyla benzerlik göstermeyecekti. Bu kadar çok özgün formu bu kadar algımızda kalıplaşmış değişik fonksiyonlardaki yapı birimlerinde kullanması gerçekten ilk görüşte hayret verici. Daha sonraysa görmezden geldiğimiz standart yapı birimleri: kapı kulpları, korkuluklar gibi görünce kafamızı çevireceğimiz şeylere dikkat etmeye başladığımızı farkettim. Çünkü hepsinde ayrı bir özgünlük görmek mümkün. İç avlusundaki cephelerin de renkli olması gerçekten algıyı zorlayacak cinsten. Tam alışık olunan bir birim hayaliyle ortama dalındığında tekrar Gaudi şaşırtmaya devam ediyor. Binanın çatısında ise yapı birimlerinin işlevlerinden çok formsal estetiğe önem verildiği görülüyor. Bacaların formları her birini birer heykel olarak algılamamızı sağlıyor. Ayrıca bu özgün formların üzerindeki küçük seramik parçalar da pratik bir çözüm olmuş. Geometrik olarak bu kadar rahat formları ancak böyle rahatça kaplayabilen bir teknik bulunabilirdi. Ki bu teknik Barcelona'nın kendine has dokusunu ya da Gaudi mimarisinin sembolünü meydana getirmekte. Gaudi binalarında bir başka dikkatimi çekense kat planlarının kabartmalar şeklinde her katta bulunmasıydı. Casa Mila'nın çatısından daha etkileyici bir yeri varsa orası kesinlikle çatı katının tam altı olmalı. Çatıyı taşıyan tuğla kemerler yine binanın özgün formunun yanında etkileyici olan başka bir detaydı. Ayrıca bu binada Gaudi'nin diğer binalarına ait maketler, çizimler ve formlarındaki referanslarına dair birçok görsel mevcut. Yine Gaudi'nin tasarladığı mobilyalar da diğer çoğu yapısında olduğu gibi bu binada da sergilenmekte ve satılmakta.
Diğer gün de haritadan bakarak belirlediğimiz gezi rotamıza devam etmeye karar verdik. Bu kez günümüze Parc de Joan Miro'dan başladık.
Parc de Joan Miró
Espanyol meydanına giderken solda bulunan park, düşündüğümün aksine pek de insanların yoğunlaştığı bir yer değildi. Hatta ağaçların bulunduğu alan caddeden o kadar uzak ki kamuya açık olup olmadığını bile sorguladım. Neyse ki dev heykel sayesinde Miro parkı olduğunu anlayabildik. Rotamıza kaldığımız yerden devam ettik.
Arenas
Eskiden matadorların boğalarla güreştiği baya baya arena olan yapı şimdilerde bir semt adı bile değil. Dışarıdan arena görünümünü korusa da içerisi AVM'ye dönüştürülmüş. Bir de 1 euro gibi bir ücretle "360" hizmeti de mümkün. Yapının çatı katına çıktığımızdaysa restaurantlarla bezeli olduğunu gördük. Ancak buradan Espanyol meydanını, Joan Miro Parkı'nı ve Museu Nacional D'art De Catalunya'yı rahatça görmek mümkün.
El Pabellon de Barcelona / Barcelona Pavilion, Mies van der Rohe
Tam gaza gelip Katalonya Ulusal Sanat Müzesi'ne doğru tırmanırken arkadaşlarımın uyarılarıyla farkedip geri döndüğümde pavilyonun tüm sadeliğiyle uzakta bir köşede durduğunu gördüm. Hızlı adımlarla yaklaşıp öğrenci olduğumuzu kanıtlayınca sudan ucuz olduğunu farkettiğimizde hemen "içeri" girdik. Fotoğraflarına bakıp bir mekanı nasıl anlayamayız sorusunun cevabı niteliğindeydi. Kafamdaki tüm Barcelona Pavilion algısı yıkıldı görünce. Demek ki tüm fotoğraflarına bakmadan çok bir beklentiye girmek gerekmiyormuş. Mekanın konumu konusunda gerçekten büyük hayalkırıklığı yaşadım ama aslında böyle olması pavilyonun kendi fikrini daha da ön plana çıkarır nitelikteydi. Çünkü orası 4 duvarı olan sıradan bir yapı değildi. Malzeme denemesi yapılan sadece yatay ve dikey planelerden oluşan bir mimari eserdi. Tabi 30'da yıkılıp 80'de tekrar yapıldığı bilgisini öğrenince ne denli etkisini kaybettiği tartışılır. Normal bir yapı olsa belki orjinalliğini kaybettiğini söyleyebiliriz ancak pavilyon aslına uygun üretildiğinden ve alışılagelmiş bir yapı olmadığından, bir eser olarak ele alındığından tekrar üretilmesinin ruhunu kaybettirmediğini söylemek daha doğru olabilir. Özenle seçilmiş mermerler ve Barcelona chair kesinlikle yapının kimliğini oluşuturan ve en ilgimi çeken öğeleriydi.
Museu Nacional D'art de Catalunya
Onca çıkılan basamak sonrası kapanış saatinde geldiğimizi farkedip yıkıldığımız bir diğer müze de burası oldu. Ancak şehrin en yüksek tepesi olan Montjuic üzerinde olduğu için saatlerce oturup Barcelona'yı görmemiz mümkün oldu. Bina bir müzeden çok sarayı andırmaktaydı. İçerisinde modern sanat eserlerinin de bulunduğunu ve çatısına da çıkılabildiğini daha sonra öğrendiğimizde üzüntümüz iki katına çıkmış olsa da binanın yan tarafında oturmuş klavye çalan teyzeyi dinlemek o sakinliğin içinde müze gezmekten daha iyi bir anı olarak kaldı.
Daha sonra La Rambla caddesine yakın olan Picasso Museum için yola çıktık, tabi burası için de önceden bilet almamız gerektiğini henüz bilmiyorduk.
Basilica Santa Maria Del Mar
Picasso Müzesi'ne de giremeyince şehrin en işlek merkezlerinden birinde olduğumuzdan dolaşmaya devam ettik. Karşımıza Santa Maria del Mar Bazilikası çıktı. Gotik mimariye sahip bazilika dışarıdan görüldüğü kadar küçük değildi. İçinde ibadet için ayrılmış küçük bir bölümü de vardı. Ardından Arc de Triomf'a doğru yürümeye karar verdik.
El Born Centre Cultural
Yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan, Katalan bölgesinin eski yerleşim merkezi olan Born'daki Kültür Merkezi tam olarak eski yerleşim biriminin üzerine yapılmış. Dışarıdan bakınca ne olduğunu anlamlandıramadığımız bina içeri girince büyük bir merak uyandırdı. Çünkü koridorlar yıkık bir kentin izlerinin üzerine kurulu. Bu koridorların etraflarında da Katalonya işgaline ait sergiler mevcut. Sergi bölümlerinden birinde gördüğüm eski Barcelona maketi de mimari sunumun kültürel etkisini gözler önüne sermekteydi.
Parc de la Ciutadella
Yine tesadüfen yolumuzun üstünde bulunduğundan girdiğimiz parkı daha sonra araştırdığımda tekrar tekrar pişmanlıklar yaşadım. Arc de Triomf'a o kadar odaklanmışız ki parkın bir kapısından görür görmez o yöne doğru yönelip parkı unuttuk. Parkın Born tarafındaki girişinden girildiğinde kale gibi gözüken bina ise Zooloji Müzesi. Bu yapının fasadındaki seramikler dikkatimi çeken bir diğer unsur oldu. Parkı çok gezmeden Arc de Triomf'a doğru yöneldik.
Arc de Triomf
Passeig de Lluyis Companys'den dümdüz devam edince karşımıza çıkan baya bildiğimiz kemer, 1888 yılı Barcelona World Fair'ın ana giriş kapısı olarak inşa edilmiş. Pek de bir numarası olmayan yapının tanımladığı meydan da sürekli aynı şeyi loop yapan müzisyenlerle dolu. Kemer taş ve tuğla kullanılarak yapılmış.
Günün sonunda yemek yemek için La Rambla'ya döndüğümüzde Museu de L'erotica'yı gerçek bir müze sanıp girme gafletinde bulunduk. Barcelona'da erotik shop arayanlar için önerebileceğim "müzeye" girişte bir Katalan abi plastik bardağa doldurmak suretiyle şampanya ikram ediyor.
Palau Reial de Pedralbes & Universitat de Barcelona
Ertesi gün FC Barcelona'nın stadyumu olan Camp Nou'yu görmek üzere metroya bindik. İndiğimizde metroya daha yakında bulunan Palau Reial de Pedralbes'e bir uğrayıp öyle devam etmeyi düşündük. Ancak o kadar yürümemize rağmen Kraliyet Sarayı binasının içine giremedik, giremediğimiz gibi ne bir insanla karşılaştık ne de girişe benzer bir yer gördük. Daha sonra metroya doğru geri döndük. Bu kez karşımıza Universitat Politècnica de Catalunya ya da camda ve logoda yazıldığı ismiyle Universitat de Barcelona çıktı. Tuğla ve betonarmeden yapılmış bina Barcelona dokusuna uyuyordu.
Estadi Nou Camp
Sonunda Barcelona'nın mabedine ulaştık. Bernabeu'nun aksine stadın kendine ait bir kampüsü bulunmaktaydı. Müze ve mağaza olarak inşa edilmiş binadan stada ara bir koridorla ulaşmak mümkündü. Müzesi Bernabeu'ya göre düzensizdi. Koridor mesafelerinin kararı o kadar kalabalığın geleceğini düşünemeyen biri tarafından verilmiş olmalı. İçeride kupa görmekten zaten sıkıldığım için kalabalıktan da kaçarak tribünlere ulaştım. Stadyumlar ölçekleri ve açıklıkları itibariyle zaten görkemli yapılar olmalarına rağmen buranın ayrı bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Müzenin sonlarında ileride yapmak istedikleri stadyum tasarımıyla karşılaşınca aklıma Bernabeu'daki benzer maket geldi. Bu da İspanyollarda mimarinin ne kadar kültüre yerleşmiş bir unsur olduğu konusunda sorgulamalar yapmamı sağladı.
Yola çıktığımızda kimsenin bu kadar dik yokuşları tırmanacağımız konusunda uyarmadığı Park Güell'e bir de giriş saati sorunsalı yüzünden giremeyince geri dönmek zorunda kaldık. Uzun yürüyüşler sonunda metroya ulaşıp Casa Battlo'ya doğru yol aldık.
Casa Battlo
Önündeki kalabalıktan yine bir bilet skandalı yaşayacağımızı düşündüğüm Casa Battlo, neyse ki La Pedrera gibi uğraştırmadan içeriye girmemizi sağladı. Girişteki rehber kulaklıkların zırvalayacağını düşünüp almayı reddecekken baya interaktif bi olay olduğunu farkedip kabul ettik. Kamerayı yönelttiğimiz bazı belirli yapı birimlerinin yapım süreçlerinde Gaudi'nin aldığı referanslar gibi bir takım bilgileri görsel şekilde sunuyordu. Bu binanın fasadındaki seramik-mozaikler renkleriyle caddenin üzerindeki tüm binalardan ayrılmasını sağlıyordu. Binanın içindeki her detayın da süslü bir şekilde Gaudi tarafından tasarlanmış oluşu da art nouveaudan etkilendiğini gösteriyordu. Binanın içindeki çoğu detay doğadaki benzer fonksiyonlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Gerçi avizenin etrafındaki süslemenin kadın göğsünden ilham alınarak yapılması, Gaudi'nin tasarlarken çok da ayık olmadığı yönündeki düşüncelerimi sağlamlaştırdı. Çatının taşıyıcısının formu aynı Casa Mila'daki gibiydi. Ancak bu binada kemerler tuğla görünümünde değil, Akdeniz mimarisinin etkisi olarak görülecek şekilde beyazdı. Tabi ki bu kemerlerin de doğada bir referansı var. Çoğu insana göre bu kemerlerin formu bir ejderhanın göğüs kafesini andırmaktaymış. Gaudi'nin çatılarda baca olarak tasarladığı heykeller de genellikle ejderhadan kenti koruyan gardiyanlar olarak tasarlanmış. Yine bu binanın mağazasında da Gaudi'nin tasarımı olan sandalyeler ve kapı kulpları satılmaktaydı.
Casa Calvet
Haritayı incelerken gözüme ilişmiş olacak, hiçbir "görülmeye değer yerler" listesinde adı geçmeyen Casa Calvet'i sırf Gaudi'nin binası diye görmek için uzun yollarda kaybolduktan sonra nihayet ulaştık. Ulaştığımızda lüks bir restauranta dönüştürülmüş olduğunu farkettik. Tabi bu Gaudi mimarisinin özelliklerini kaybedeceği anlamına gelmiyordu. Binayı dışarıdan inceledikten sonra haritanın yakınlarında olduğumuz sinyali verdiği Katalan Müzik Sarayı'na doğru yola çıktık.
Palau de la Musica Catalana
Katalan Müzik Sarayı dışarıdan bakınca süslemeleri ile art nouveau, keskin yapı elemanlarıyla da gotik mimari izleri taşımakta. Yapı şuanda da etkin bir konser salonu olarak kullanılıyor. Hemen girişinde de restaurant mevcut. Bu yüzden içeri girip üst katlara çıkılabiliyor mu diye pek de uğraşmak istemedik.
Otele döndüğümüzde başka bir giriş skandalı yaşamamak için internetten Park Güell ve Picasso Müzesi biletlerini aldık.
Parc Güell
Sabahın erken saatlerinde kalkıp yokuştan tekrar çıktık ve sonunda parka ulaştık. Girmeden önce bir sokak sanatçısı silüetimizi makasla çıkardı, Barcelona'da harcadığımız en mantıklı birkaç euroydu. Parkın paralı kısmına giriş yaptığımızda önce meşhur yamuk duvarlı stoa benzeri ama Gaudi dokunuşları olduğundan sanki doğada varmışçasına duran koridorla karşılaştık. Devam ettiğimizde karşımıza sütunlu anıtsal yapının sol tarafı çıktı. Bu yapının çatısı devasa bir balkon gibiydi. Buradan manzara da pek fena değildi. Balkondan bakıldığında parkın asıl girişindeki iki "mantar" benzeri bina dikkat çekiyordu. Daha sonra sütunlu yapıya girmek için aşağı indik. Sütunlardaki boşluklar Sagrada Familia benzeri bir teknikle yapıldığını gösteriyordu ancak bazilikadaki gibi komplike değillerdi. Yapının hemen önünde kertenkele heykeli bulunuyor. Heykel üzerindeki seramiklerle birlikte Barcelona kentinin sembolü durumunda. Parkta bir de Gaudi'nin kendisi için yaptığı ev bulunuyor. Bu evde Gaudi sandalyelerini ve Sagrada Familia'ya ait bir maketi görmek mümkün.
Picasso Museum
Picasso Müzesi'ne nihayet girdiğimizde yapının ana sirkülasyonunun avlusu olduğunu gördüm. Bina kesme taşlar ve tuğlalardan yapılmış. Konumu itibariyle kent dokusunun içinde kalan bina kendi içindeki avlusuyla ferah bir ortam tanımlıyor. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için Picasso'nun yaşadığı dönemsel farkları belgeleyemedim. Tabi bunun için müzeden çıkarken mağazaya uğrayıp kartpostal yada poster almanız mümkün.
Catedral de Barcelona
Barcelona Katedrali, La Rambla'nın hemen arkasında caddeye bağlı işlek bir ara caddeyle geçiş sağlanan bir meydanda. Barcelona'daki gotik mimarinin en önemli temsilcisi denebilecek ölçekte. Ancak bir takım katolik dayatmalar ve içeriye girişin paralı olması gibi nedenlerle içini görmedik.
Günü Hard Rock Barça ile sonlandırdık. Bulunduğu binanın "vitrinsel" kısmı mermer, üst katlar ise kesme taştı. Bu açıdan aklıma malzeme ya da strüktürel olarak olmasa da üslup olarak Chicago School'u getirdi. Yemeğimizi yedikten sonra otele geçtik. Barcelona'daki son günümüzde stratejik bir hata yapıp cluba gittik. Bu da sabaha karşı uyuyakalıp erken saatteki Mallorca uçağımızı kaçırmamıza neden oldu.
Castell de Montjuic
Mallorca'dan sonra Barcelona'daki son günümüzde içimizde kalan Montjuic ve Katalan Ulusal Sanat Müzesi'ni ziyaret etmek için Espanyol meydanına gittik. Müzenin o gün kapalı olmasını evrenin bir mesajı olarak algılayıp çok takılmadan tepeye doğru devam ettik. Kale deyince daha bir dolu yapı bekleyerek zorla zirveye çıktık. Sonunda yine Katalanların kısa tarihlerini anlatan küçük odalardan oluşan yapıyı görüp küçük hayal kırıklıklarımızla şehre döndük.
Saatler 18:00'i gösterdiğinde Sagrada Familia'nın girişinde hazır bekliyorduk. Bazilikanın alanına girdikten sonra o görkemli girişten de yapıya girmemiz en az 30 dakika sürmüş olabilir. Bunun nedeni biraz fotoğraf sevdası biraz da her biri farklı bir olayı ve kişiyi tasvir eden heykelleri incelememizdi. İçeri girdiğimde doğa referanslı biçimleriyle kolonlar karşımda duruyordu. Ancak yapının herşeyine o kadar çok alışık olacağımı tahmin etmemiştim. Ne yazık ki belki ölçek farkından belki de beklentimin çok yüksek oluşundan bazilikanın içinden pek etkilenemedim. Vitraylardan süzülen güneş ışığı ve doğal biçimlerdeki kolonların buluşması "adeta bir görsel şölen" sunuyor olsa da yapının iki girişindeki farklı tarzlardaki heykeller kesinlikle daha etkileyiciydi. Bir üçüncü sınıf öğrencisi olarak Sagrada Familia'yı beğenememek. Çatısı, kolonları ve diğer yapısal elemanları form olarak çağının alışılagelmiş mimarisinden tamamen farklı olsa da işlev olarak eninde sonunda bazilika olarak tanımlandığından olsa gerek iç ortamında çok da zaman geçirecek birşey göremedim.
Casa Mila / La Pedrera
Sagrada Familia biletini aldıktan sonra Passeig de Gracia caddesi üzerindeki Casa Mila'ya doğru yola koyulduk. Şans eseri burayı da araştırmadan girmeye çalışmamıza rağmen giriş direkt olarak yapılabiliyordu. Binaya yaklaşırken dahi ilk olarak yüzeydeki dalga hareketleriyle Gaudi'ye ait olduğunu belli ediyor. Yaklaşınca da daha iyi görülen balkon demirleri dalga hissini güçlendiriyor. Balkon demirlerine bakıp gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını da birkaç saniyeliğine sorgulamış olabilirim. İçeri girdiğimdeyse artık Gaudi tarzına alışmam gerektiğini farkettim çünkü bundan sonra göreceğim hiçbir şey kafamdaki algıyla benzerlik göstermeyecekti. Bu kadar çok özgün formu bu kadar algımızda kalıplaşmış değişik fonksiyonlardaki yapı birimlerinde kullanması gerçekten ilk görüşte hayret verici. Daha sonraysa görmezden geldiğimiz standart yapı birimleri: kapı kulpları, korkuluklar gibi görünce kafamızı çevireceğimiz şeylere dikkat etmeye başladığımızı farkettim. Çünkü hepsinde ayrı bir özgünlük görmek mümkün. İç avlusundaki cephelerin de renkli olması gerçekten algıyı zorlayacak cinsten. Tam alışık olunan bir birim hayaliyle ortama dalındığında tekrar Gaudi şaşırtmaya devam ediyor. Binanın çatısında ise yapı birimlerinin işlevlerinden çok formsal estetiğe önem verildiği görülüyor. Bacaların formları her birini birer heykel olarak algılamamızı sağlıyor. Ayrıca bu özgün formların üzerindeki küçük seramik parçalar da pratik bir çözüm olmuş. Geometrik olarak bu kadar rahat formları ancak böyle rahatça kaplayabilen bir teknik bulunabilirdi. Ki bu teknik Barcelona'nın kendine has dokusunu ya da Gaudi mimarisinin sembolünü meydana getirmekte. Gaudi binalarında bir başka dikkatimi çekense kat planlarının kabartmalar şeklinde her katta bulunmasıydı. Casa Mila'nın çatısından daha etkileyici bir yeri varsa orası kesinlikle çatı katının tam altı olmalı. Çatıyı taşıyan tuğla kemerler yine binanın özgün formunun yanında etkileyici olan başka bir detaydı. Ayrıca bu binada Gaudi'nin diğer binalarına ait maketler, çizimler ve formlarındaki referanslarına dair birçok görsel mevcut. Yine Gaudi'nin tasarladığı mobilyalar da diğer çoğu yapısında olduğu gibi bu binada da sergilenmekte ve satılmakta.
Diğer gün de haritadan bakarak belirlediğimiz gezi rotamıza devam etmeye karar verdik. Bu kez günümüze Parc de Joan Miro'dan başladık.
Parc de Joan Miró
Espanyol meydanına giderken solda bulunan park, düşündüğümün aksine pek de insanların yoğunlaştığı bir yer değildi. Hatta ağaçların bulunduğu alan caddeden o kadar uzak ki kamuya açık olup olmadığını bile sorguladım. Neyse ki dev heykel sayesinde Miro parkı olduğunu anlayabildik. Rotamıza kaldığımız yerden devam ettik.
Arenas
Eskiden matadorların boğalarla güreştiği baya baya arena olan yapı şimdilerde bir semt adı bile değil. Dışarıdan arena görünümünü korusa da içerisi AVM'ye dönüştürülmüş. Bir de 1 euro gibi bir ücretle "360" hizmeti de mümkün. Yapının çatı katına çıktığımızdaysa restaurantlarla bezeli olduğunu gördük. Ancak buradan Espanyol meydanını, Joan Miro Parkı'nı ve Museu Nacional D'art De Catalunya'yı rahatça görmek mümkün.
El Pabellon de Barcelona / Barcelona Pavilion, Mies van der Rohe
Tam gaza gelip Katalonya Ulusal Sanat Müzesi'ne doğru tırmanırken arkadaşlarımın uyarılarıyla farkedip geri döndüğümde pavilyonun tüm sadeliğiyle uzakta bir köşede durduğunu gördüm. Hızlı adımlarla yaklaşıp öğrenci olduğumuzu kanıtlayınca sudan ucuz olduğunu farkettiğimizde hemen "içeri" girdik. Fotoğraflarına bakıp bir mekanı nasıl anlayamayız sorusunun cevabı niteliğindeydi. Kafamdaki tüm Barcelona Pavilion algısı yıkıldı görünce. Demek ki tüm fotoğraflarına bakmadan çok bir beklentiye girmek gerekmiyormuş. Mekanın konumu konusunda gerçekten büyük hayalkırıklığı yaşadım ama aslında böyle olması pavilyonun kendi fikrini daha da ön plana çıkarır nitelikteydi. Çünkü orası 4 duvarı olan sıradan bir yapı değildi. Malzeme denemesi yapılan sadece yatay ve dikey planelerden oluşan bir mimari eserdi. Tabi 30'da yıkılıp 80'de tekrar yapıldığı bilgisini öğrenince ne denli etkisini kaybettiği tartışılır. Normal bir yapı olsa belki orjinalliğini kaybettiğini söyleyebiliriz ancak pavilyon aslına uygun üretildiğinden ve alışılagelmiş bir yapı olmadığından, bir eser olarak ele alındığından tekrar üretilmesinin ruhunu kaybettirmediğini söylemek daha doğru olabilir. Özenle seçilmiş mermerler ve Barcelona chair kesinlikle yapının kimliğini oluşuturan ve en ilgimi çeken öğeleriydi.
Museu Nacional D'art de Catalunya
Onca çıkılan basamak sonrası kapanış saatinde geldiğimizi farkedip yıkıldığımız bir diğer müze de burası oldu. Ancak şehrin en yüksek tepesi olan Montjuic üzerinde olduğu için saatlerce oturup Barcelona'yı görmemiz mümkün oldu. Bina bir müzeden çok sarayı andırmaktaydı. İçerisinde modern sanat eserlerinin de bulunduğunu ve çatısına da çıkılabildiğini daha sonra öğrendiğimizde üzüntümüz iki katına çıkmış olsa da binanın yan tarafında oturmuş klavye çalan teyzeyi dinlemek o sakinliğin içinde müze gezmekten daha iyi bir anı olarak kaldı.
Daha sonra La Rambla caddesine yakın olan Picasso Museum için yola çıktık, tabi burası için de önceden bilet almamız gerektiğini henüz bilmiyorduk.
Basilica Santa Maria Del Mar
Picasso Müzesi'ne de giremeyince şehrin en işlek merkezlerinden birinde olduğumuzdan dolaşmaya devam ettik. Karşımıza Santa Maria del Mar Bazilikası çıktı. Gotik mimariye sahip bazilika dışarıdan görüldüğü kadar küçük değildi. İçinde ibadet için ayrılmış küçük bir bölümü de vardı. Ardından Arc de Triomf'a doğru yürümeye karar verdik.
El Born Centre Cultural
Yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan, Katalan bölgesinin eski yerleşim merkezi olan Born'daki Kültür Merkezi tam olarak eski yerleşim biriminin üzerine yapılmış. Dışarıdan bakınca ne olduğunu anlamlandıramadığımız bina içeri girince büyük bir merak uyandırdı. Çünkü koridorlar yıkık bir kentin izlerinin üzerine kurulu. Bu koridorların etraflarında da Katalonya işgaline ait sergiler mevcut. Sergi bölümlerinden birinde gördüğüm eski Barcelona maketi de mimari sunumun kültürel etkisini gözler önüne sermekteydi.
Parc de la Ciutadella
Yine tesadüfen yolumuzun üstünde bulunduğundan girdiğimiz parkı daha sonra araştırdığımda tekrar tekrar pişmanlıklar yaşadım. Arc de Triomf'a o kadar odaklanmışız ki parkın bir kapısından görür görmez o yöne doğru yönelip parkı unuttuk. Parkın Born tarafındaki girişinden girildiğinde kale gibi gözüken bina ise Zooloji Müzesi. Bu yapının fasadındaki seramikler dikkatimi çeken bir diğer unsur oldu. Parkı çok gezmeden Arc de Triomf'a doğru yöneldik.
Arc de Triomf
Passeig de Lluyis Companys'den dümdüz devam edince karşımıza çıkan baya bildiğimiz kemer, 1888 yılı Barcelona World Fair'ın ana giriş kapısı olarak inşa edilmiş. Pek de bir numarası olmayan yapının tanımladığı meydan da sürekli aynı şeyi loop yapan müzisyenlerle dolu. Kemer taş ve tuğla kullanılarak yapılmış.
Günün sonunda yemek yemek için La Rambla'ya döndüğümüzde Museu de L'erotica'yı gerçek bir müze sanıp girme gafletinde bulunduk. Barcelona'da erotik shop arayanlar için önerebileceğim "müzeye" girişte bir Katalan abi plastik bardağa doldurmak suretiyle şampanya ikram ediyor.
Palau Reial de Pedralbes & Universitat de Barcelona
Ertesi gün FC Barcelona'nın stadyumu olan Camp Nou'yu görmek üzere metroya bindik. İndiğimizde metroya daha yakında bulunan Palau Reial de Pedralbes'e bir uğrayıp öyle devam etmeyi düşündük. Ancak o kadar yürümemize rağmen Kraliyet Sarayı binasının içine giremedik, giremediğimiz gibi ne bir insanla karşılaştık ne de girişe benzer bir yer gördük. Daha sonra metroya doğru geri döndük. Bu kez karşımıza Universitat Politècnica de Catalunya ya da camda ve logoda yazıldığı ismiyle Universitat de Barcelona çıktı. Tuğla ve betonarmeden yapılmış bina Barcelona dokusuna uyuyordu.
Estadi Nou Camp
Sonunda Barcelona'nın mabedine ulaştık. Bernabeu'nun aksine stadın kendine ait bir kampüsü bulunmaktaydı. Müze ve mağaza olarak inşa edilmiş binadan stada ara bir koridorla ulaşmak mümkündü. Müzesi Bernabeu'ya göre düzensizdi. Koridor mesafelerinin kararı o kadar kalabalığın geleceğini düşünemeyen biri tarafından verilmiş olmalı. İçeride kupa görmekten zaten sıkıldığım için kalabalıktan da kaçarak tribünlere ulaştım. Stadyumlar ölçekleri ve açıklıkları itibariyle zaten görkemli yapılar olmalarına rağmen buranın ayrı bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Müzenin sonlarında ileride yapmak istedikleri stadyum tasarımıyla karşılaşınca aklıma Bernabeu'daki benzer maket geldi. Bu da İspanyollarda mimarinin ne kadar kültüre yerleşmiş bir unsur olduğu konusunda sorgulamalar yapmamı sağladı.
Yola çıktığımızda kimsenin bu kadar dik yokuşları tırmanacağımız konusunda uyarmadığı Park Güell'e bir de giriş saati sorunsalı yüzünden giremeyince geri dönmek zorunda kaldık. Uzun yürüyüşler sonunda metroya ulaşıp Casa Battlo'ya doğru yol aldık.
Casa Battlo
Önündeki kalabalıktan yine bir bilet skandalı yaşayacağımızı düşündüğüm Casa Battlo, neyse ki La Pedrera gibi uğraştırmadan içeriye girmemizi sağladı. Girişteki rehber kulaklıkların zırvalayacağını düşünüp almayı reddecekken baya interaktif bi olay olduğunu farkedip kabul ettik. Kamerayı yönelttiğimiz bazı belirli yapı birimlerinin yapım süreçlerinde Gaudi'nin aldığı referanslar gibi bir takım bilgileri görsel şekilde sunuyordu. Bu binanın fasadındaki seramik-mozaikler renkleriyle caddenin üzerindeki tüm binalardan ayrılmasını sağlıyordu. Binanın içindeki her detayın da süslü bir şekilde Gaudi tarafından tasarlanmış oluşu da art nouveaudan etkilendiğini gösteriyordu. Binanın içindeki çoğu detay doğadaki benzer fonksiyonlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Gerçi avizenin etrafındaki süslemenin kadın göğsünden ilham alınarak yapılması, Gaudi'nin tasarlarken çok da ayık olmadığı yönündeki düşüncelerimi sağlamlaştırdı. Çatının taşıyıcısının formu aynı Casa Mila'daki gibiydi. Ancak bu binada kemerler tuğla görünümünde değil, Akdeniz mimarisinin etkisi olarak görülecek şekilde beyazdı. Tabi ki bu kemerlerin de doğada bir referansı var. Çoğu insana göre bu kemerlerin formu bir ejderhanın göğüs kafesini andırmaktaymış. Gaudi'nin çatılarda baca olarak tasarladığı heykeller de genellikle ejderhadan kenti koruyan gardiyanlar olarak tasarlanmış. Yine bu binanın mağazasında da Gaudi'nin tasarımı olan sandalyeler ve kapı kulpları satılmaktaydı.
Casa Calvet
Haritayı incelerken gözüme ilişmiş olacak, hiçbir "görülmeye değer yerler" listesinde adı geçmeyen Casa Calvet'i sırf Gaudi'nin binası diye görmek için uzun yollarda kaybolduktan sonra nihayet ulaştık. Ulaştığımızda lüks bir restauranta dönüştürülmüş olduğunu farkettik. Tabi bu Gaudi mimarisinin özelliklerini kaybedeceği anlamına gelmiyordu. Binayı dışarıdan inceledikten sonra haritanın yakınlarında olduğumuz sinyali verdiği Katalan Müzik Sarayı'na doğru yola çıktık.
Palau de la Musica Catalana
Katalan Müzik Sarayı dışarıdan bakınca süslemeleri ile art nouveau, keskin yapı elemanlarıyla da gotik mimari izleri taşımakta. Yapı şuanda da etkin bir konser salonu olarak kullanılıyor. Hemen girişinde de restaurant mevcut. Bu yüzden içeri girip üst katlara çıkılabiliyor mu diye pek de uğraşmak istemedik.
Otele döndüğümüzde başka bir giriş skandalı yaşamamak için internetten Park Güell ve Picasso Müzesi biletlerini aldık.
Parc Güell
Sabahın erken saatlerinde kalkıp yokuştan tekrar çıktık ve sonunda parka ulaştık. Girmeden önce bir sokak sanatçısı silüetimizi makasla çıkardı, Barcelona'da harcadığımız en mantıklı birkaç euroydu. Parkın paralı kısmına giriş yaptığımızda önce meşhur yamuk duvarlı stoa benzeri ama Gaudi dokunuşları olduğundan sanki doğada varmışçasına duran koridorla karşılaştık. Devam ettiğimizde karşımıza sütunlu anıtsal yapının sol tarafı çıktı. Bu yapının çatısı devasa bir balkon gibiydi. Buradan manzara da pek fena değildi. Balkondan bakıldığında parkın asıl girişindeki iki "mantar" benzeri bina dikkat çekiyordu. Daha sonra sütunlu yapıya girmek için aşağı indik. Sütunlardaki boşluklar Sagrada Familia benzeri bir teknikle yapıldığını gösteriyordu ancak bazilikadaki gibi komplike değillerdi. Yapının hemen önünde kertenkele heykeli bulunuyor. Heykel üzerindeki seramiklerle birlikte Barcelona kentinin sembolü durumunda. Parkta bir de Gaudi'nin kendisi için yaptığı ev bulunuyor. Bu evde Gaudi sandalyelerini ve Sagrada Familia'ya ait bir maketi görmek mümkün.
Picasso Museum
Picasso Müzesi'ne nihayet girdiğimizde yapının ana sirkülasyonunun avlusu olduğunu gördüm. Bina kesme taşlar ve tuğlalardan yapılmış. Konumu itibariyle kent dokusunun içinde kalan bina kendi içindeki avlusuyla ferah bir ortam tanımlıyor. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için Picasso'nun yaşadığı dönemsel farkları belgeleyemedim. Tabi bunun için müzeden çıkarken mağazaya uğrayıp kartpostal yada poster almanız mümkün.
Catedral de Barcelona
Barcelona Katedrali, La Rambla'nın hemen arkasında caddeye bağlı işlek bir ara caddeyle geçiş sağlanan bir meydanda. Barcelona'daki gotik mimarinin en önemli temsilcisi denebilecek ölçekte. Ancak bir takım katolik dayatmalar ve içeriye girişin paralı olması gibi nedenlerle içini görmedik.
Günü Hard Rock Barça ile sonlandırdık. Bulunduğu binanın "vitrinsel" kısmı mermer, üst katlar ise kesme taştı. Bu açıdan aklıma malzeme ya da strüktürel olarak olmasa da üslup olarak Chicago School'u getirdi. Yemeğimizi yedikten sonra otele geçtik. Barcelona'daki son günümüzde stratejik bir hata yapıp cluba gittik. Bu da sabaha karşı uyuyakalıp erken saatteki Mallorca uçağımızı kaçırmamıza neden oldu.
Castell de Montjuic
Mallorca'dan sonra Barcelona'daki son günümüzde içimizde kalan Montjuic ve Katalan Ulusal Sanat Müzesi'ni ziyaret etmek için Espanyol meydanına gittik. Müzenin o gün kapalı olmasını evrenin bir mesajı olarak algılayıp çok takılmadan tepeye doğru devam ettik. Kale deyince daha bir dolu yapı bekleyerek zorla zirveye çıktık. Sonunda yine Katalanların kısa tarihlerini anlatan küçük odalardan oluşan yapıyı görüp küçük hayal kırıklıklarımızla şehre döndük.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder