20 Ağustos 2015 Perşembe

GEZİ STAJI | MADRİD / İSPANYA | 20.08.2015 | ARCH190

Bu yaz gittiğim İspanya gezime başkent Madrid'den başladım. Bunun başlıca nedenleri Barcelona'nın turistik açıdan daha canlı olması, arkadaşlarımdan duyduğum Barcelona güzellemeleri ve biraz da Madrid biletinin daha ucuz oluşu olabilir.

Öncelikle belirtmeliyim ki Madrid bir başkent olarak gayet iyi bir altyapı ve ulaşım ağına sahip, oldukça düzenli, merkezde ve çoğu ilçesinde bulvar ve benzeri geniş caddelerin bulunduğu eşsiz Avrupa şehirlerinden biri.

Otelimiz şehir merkezinden biraz uzak ancak havaalanına ismini veren Barajas'taydı. Otele yerleştikten sonra merkeze gitmek ve şehri keşfetmek üzere yola çıktığımızda buranın hayalet şehir olabileceği izlenimine kapıldık. Yani en azından başka bir Avrupa şehri deneyimi olmayan ben böyle olduğunu düşünürken daha önce İtalya'ya gitmiş olan arkadaşlarımın halkın siesta yaptıklarını söylemeleriyle az da olsa gerginliğimi attım. Yollarda soru soracak kimseyi göremeyince biraz kaybolarak en sonunda resepsiyonistin anlatamadığı metro istasyonunu bulduk.

Madrid'de hayatın merkezinin Puerta del Sol olduğunu rahatça söyleyebilirim. En azından haritaya bakarak bile sonuca ulaşmak mümkün.

Puerta Del Sol

Metro haritasındaki "vodafone Sol" durağında indiğinizde eğer bir akşam üstü ise sizi forma satan zencilerin karşılayacağı ve çoğunlukla kullandığım metro durağı. Burası eskiden Madrid şehrinin doğudaki kapısıymış. Ancak adını "Güneş Kapısı" anlamına gelen Puerta del Sol'dan alan meydanda bir kapı görmek mümkün değil. Bu meydanın bir diğer özelliğiyse Madrid'deki bütün karayollarının başlangıç noktası olarak kabul edilmesiymiş. Madrid şehrinin sembolü olan "ağaca sarılı ayı" figürlü heykel de bölgenin başlangıç noktası olarak kabul edilmekteymiş. Tabi bu meydana ulaştığımızda aç olduğumuz için gözümüz ilk olarak ne ağaca sarılı bir ayı ne de şehrin tarihi dokusunu gördü. Köşedeki McDonald's bir an için "geleneksel yemek yeme" prensipimizi unutturup siparişlerimiz hazırlanırken gözümüzü açmamıza neden oldu.























Puerta del Sol oldukça geniş bir yaya meydanı ve meydanın dört bir yanına çıkan caddelerin hepsi ayrı bir anlam ifade ediyor. Bunu da yolları öğrenmek için soru sorduğumuz Amerikan vatandaşı bir kadından öğrendik. Ancak bu kez İspanyollar uyumuyordu, sadece İngilizce bilmedikleri için pek yardımcı olamadılar. Eğer alışveriş yapacaksak sağdan, saraya gideceksek düz, Prado ve diğer müzelere gitmek istiyorsak da tam arkaya dönüp deliler gibi yürümemiz gerektiğini söyleyen optimist bir kadındı. Ancak biz pratik Türkler olarak en yakın caddeden başlamanın faydaları hakkında kendimizi ikna ettik. Meydandan uzaklaşırken hediyelik eşyacılar da git gide azalmaya başladı. Bakanlık binaları, birçok katedral bu aks üzerine rastgele dağılmış gibilerdi. Çoğu imgesel binanın kendine ait bir meydanı da bulunuyordu. Bu sayede caddede yürürken önemli bir binaya denk geldiğimizi önünde oluşan boşluktan fark edip fotoğraf makinelerimize sarılıyorduk. Gerçi binaların dokusu da bu yapılardan pek farklı değildi.






















Almudena Cathedral & Royal Palace





Caddenin sonunda Almudena Katedrali'ni gördük. Henüz araştırmamış olmama rağmen dışarıdan da gayet etkileyici olan katedralin içi Gotik mimariyle bezeliydi. Katedralin bulunduğu alanda bulunan ortaçağ camisi 1083 yılında İspanyollar Madrid'i tekrar fethettiğinde yıkılmış. 1883 yılında buraya bir Katedral inşaa etme fikrine kapılmışlar ancak İspanya iç savaşı sırasında proje iptal edilmiş, bu da Katedral'in 1993 senesinde bitirilmesine yol açmış. Tabi yapıyı gördüğümde bu sıkıcı vikipedi bilgilerinin aklıma gelmemesi şimdi düşündüğümde beni daha da sevindirdi.




















Özellikle Katedral'in vitraylarındaki geometrik dini figürler göze çarpan ve Katedrali diğerlerinden ayrıştıran bir diğer yönüydü. Katedral'in diğer tarafına geçtiğimizde ise tam da sarayın karşısına gelebilecek bir mimarisi olduğunu gördüm. Öyle ki heybetiyle sarayın yanında hiç de sönük kalmıyordu. Tabii bu arada saatlerimizi pek kontrol etmemiş olacağız ki saraya doğru yürürken suratımıza çarpan giriş kapısı bize saatin 18 olduğunu göstermiş oldu. Saraya bir süre dışarıdan baktıktan sonra Madrid'in içlerini deneyimlemek üzere caddeden değil ara sokaklarından yürümeye karar verdik.




















Oldukça güvendiğim yön bulma kabiliyetimin beni yarı yolda koymayacağını umsam da Madrid'de kaybolduğumuzu gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim, çünkü geçtiğimiz hiç bir yer öncekilere benzemiyordu. Bu maceracılık olarak da tanımlanabilecek disiplinsizlik bizim o bölgedeki birçok sembolik yapıyı görememize yol açmış olsa da tempolu ve planlı yürüyüşümüze bir an için ara vermemize de yaramış oldu.





















Puerta de Atocha Railway Station & Jardines Tropicales de Atocha









































Şans eseri gördüğüm bir diğer yapıysa ön girişindeki devasa saatiyle tren istasyonu olduğuna dair ipuçları barındıran ancak şuan asıl binanın botanik bahçesi olarak da kullanıldığı Atocha Tren İstasyonu oldu. Reina Sofia Müzesi'nin hemen çaprazında, dışarıdan bakıldığında müze görüntüsü veren ancak gidip açık olduğu saatleri sorduğunuzda Kültür Bakanlığı olduğunu öğrendiğiniz binanın karşısında yer alan tren istasyonu Madrid'in kapılarından bir diğeri.



Plaza Mayor





















Gündüz yürürken içinden geçip dondurmayla geçiştirdiğimiz meydana akşam olduğunda canlanacağını tahmin ettiğimiz onlarca restauranttan birinde oturmak üzere geri döndük. Tabi bu kez fast food yemeyecek olmamızın en önemli nedeni de şöhretini duyduğumuz Sangria'yı sonunda denemek isteyişimizdi. Plaza Mayor, şehrin en büyük meydanlarından biri. Ancak bana kalırsa üstü fena halde açık bir pasaj da denecek kadar kapalı bir mekan. Ortaçağ'da engizisyon mahkemelerinin kurulduğu, boğa güreşlerinin yapıldığı çok amaçlı bir mekanmış. Meydanın etrafındaki binaların da balkonları tüm bu olayları gözlemleyebilecek şekilde meydana dönük. Küçük bir mahalleleşme izlenimi yaratacak cinsten. 4 kapısı olan meydan bir geçiş mekanı olarak da deneyimlenebiliyor.

Estadio Santiago Bernabéu



















Şehrin merkezi olarak düşündüğüm Puerta del Sol'un aksine daha kuzeyde kalan ve yüksek binalardan hareketle "Maslak" olarak tabir ettiğim bölgede bulunan stadyum ilk gördüğümde dahi kamusal alanı ve şehrin içinde oluşuyla beni etkilemeyi başardı. Öyle sanıyorum ki kültürler değişiklik gösterdiğinde sadece yapıları ele alışı değil onları işlevsellendirişleri de birçok farklılık gösteriyor. Öyle olmalı ki bizim için stadyum sadece maç saatlerinde aktif olarak kullanıcılara açık bir mekan tasvir ederken, İspanya bu algıdan oldukça uzak. Stadyum direkt olarak turistleri kucaklıyor. Nereden gireceğim derken ticket office'i görmeniz an meselesi oluyor.











Önce stadyumun üst katlarından sahaya bir bakış atmanız için "Tour Bernabeu" sizi yönlendiriyor. Merdiven stadın kenarından tüm katlara giriş yapılabilecek şekilde kurgulanmış ve maç çıkışı için ideal sayılabilecek kadar geniş. Stadyumun tribünlerini de devasa büyüklüğünü gözlemledikten sonra tur alt kattaki müzede devam ediyor. Müzeye oldukça önem verilmiş. Kazandıkları başarıları bir kronoloji ve hiyerarşi içinde deneyimletiyorlar. Bunu yaparken interaktif bir takım görsellerle kullanıcıların müzenin kalıplaşmış ve durağan algısı dışına çıkarmaları sağlanıyor. Twitter'da saniye saniye atılan tweetler içerisindeki Real Madrid hashtagleri hangi ülkelerden atıldıklarına bağlı olarak dünya haritası üzerinde gösteriliyor. Bu da orada sergilenen şeylerin değişkenliğine vurgu yapan bir ayrıntı olarak göze çarpıyor. Müze alanı ve kameralara yansıyan tribün dahil bazı yerler haricindeki alanların cephelerinin çıplak bırakılması da işin show kısmını gözler önüne seriyor.












Palacio de las Comunicaciones, Plaza de la Cibeles







Önceleri posta ve telgraf müzesi olarak kullanılan yapı şuan Madrid City Hall olarak değiştirilmiş durumda. Kibele Meydanı'nda bulunan "İletişim Sarayı" daha çok barok mimarisi özelliklerini göstermesinin yanı sıra modern dokunuşlar da içermekte. Ayrıca içerisinde birçok geçici sergiye de yer verilmekte. Daha sonra farkedip çokça ilgimizi çeken özelliği ise çatısından şehri "neredeyse" görebilecek oluşumuzdu.








Puerta de Alcalá

Alcala Kapısı şehrin Güneş Kapısından sonra gördüğümüz diğer kapısı. Ancak önemli özelliği hala burada bir kapı görebiliyor oluşumuz. Kibele Meydanı'nın gerisinde kalan bu alanda bizim dışımızda bir de iyi çıktığından bir türlü emin olamayan bir aile dışında çok fazla insan gördüğümü söyleyemem. Daha çok bir göbek görevi gören Alcala Kapısı aslında şehrin giriş kapısı olarak tasarlanmış.

Parque del Buen Retiro





Alcala Kapısı'nın hemen yanından da girişi bulunan parkta başta ilk dikkat çeken sandallarla bir oraya bir buraya kürek çeken sevgililer ve arkalarında yer alan anıtsal yapı olsa da, benim ne yazık ki yapmadığım gibi şöyle bir araştırdığınızda içerisinde Londra'daki Crystal Palace'tan ilham alınarak yapılan bir yapı bile olduğunu farkedebilirsiniz. Park öylesine büyük ki eğer öncesinde yorgunsanız ve hala gideceğiniz birçok müze varsa diğer ucuna yürümemeniz büyük hata oluyor. Paseo del Prado'ya açılan kapılarından çıktığınızda da Prado Müzesi hemen yanınızda kalıyor. Bulvar başlı başına birkaç günde gezilecek yapılar ve müzeler içerdiği için geri dönüp parkta güzel vakit mi geçirmelisiniz yoksa bi kaç doz daha Picasso mu emin olmak pek mümkün olmuyor.

Museo Thyssen-Bornemisza


              



Müze binası ile içerdiği koleksiyon arasında ciddi bir uçurum olduğu kesinlikle ortada. Kandinsky,  Lizzitsky'den Mondrian'a, Van Eyck'tan Miro'ya, Dali'den Picasso'ya birçok farklı dönem sanatçılarının eserlerini bir arada görebildiğiniz eşsiz müzelerden biri. Ancak henüz anlatmadığım ancak öylesine beğendiğim Reina Sofia Müzesi'ndeki dizilim bu müzelerin ne yazık ki hiçbirinde görülemiyor. Öyle ki tam çıkacağım sırada shopta gözüme çarpan Kandinsky tablosunun posterine birkaç dakika bakıp görevliye bu tablo koleksiyonda var mı diye sorup şaşkın gözlerle giriş salonunda bulunduğu cevabını almamı sağlayacak kadar düzensiz ama basit bir sergi alanı.

Museo Del Prado







Avrupa'nın en önemli müzelerinden olduğunu duyduğum, ancak hiç beklemediğim şekilde büyük olan, çok zengin bir resim ve heykel koleksiyonu içeren müzenin eminim önünden geçip göremediğim kısımları kalmıştır. Öylesine büyük ki artık bir yerden sonra yorulup "önemli" olanları görmek için tablolara değil yanlarındaki taglere bakmaya başladım. Ayrıca dolaşırken kendi sisteminizi kurmazsanız kesinlikle gezdiğiniz yerlerden tekrar geçmenizi gerektirecek kadar karmaşık. Bu açıdan içeride gezerken dahi oldukça yorulduk. En motivasyon kırıcı etmen de tabi ki içeride fotoğraf çekilmesine izin verilmeyişiydi. Fotoğraflama eylemi bir yere kadar benim de "anı yaşama" mottosundan kaynaklı karşı olduğum bir olaydı ancak bu kadar fazla eserin bir kısmını belgelemek hiç de fena olmazdı. Bu yüzden müzenin içerdiği tüm koleksiyonu barındıran bir kitap yapmayı da ihmal etmemişler. Müzenin birçok girişi var. Sanırım biz en endüstriyel olanından giriş yaptık. Tam çıktığımız sırada oluştuğunu gördüğümüz giriş kuyruğunun da belli bir saatten sonra girişin ücretsiz oluşundan kaynaklandığını öğrendiğimizde biraz canımız sıkılarak Guernica'yı görmek üzere yola çıktık.

Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia











Guernica'nın burada sergilendiğini duyduğumdan beri gitmek istediğim hatta ilk gün girmeyi deneyip kapandığını öğrenince büyük hayal kırıklığı yaşadığım Kraliçe Sofya Müzesi'ne en nihayetinde girebildim. Yine Paseo Del Prado üzerinde bulunan yapı direkt olarak bulvara dönük değil. Meydana göre daha dar olan bir aradan girdiğinizde karşınıza çıkıyor bu da güzel bir etki uyandırıyor. Önünde öyle sanıyorum İspanya'nın iç savaş sonrasıyla doğrudan ilgili olan bir heykel bulunuyor. Yapının önündeki asansörler her ne kadar cepheyi kapatıyor olsalar da sirkülasyonun dışarıdan oluşu ilgi çeken başka bir faktör oluyor. Ayrıca müzeye gelmenin iki ayrı yolu olduğunu Paseo Del Prado'dan sıkılınca farkettiğimizi de söyleyebilirim. Tabi daha sonra önümüze Herzog & de Meuron'un Caixa Forum'u çıkınca bunun güzel bir tesadüften başka birşey olmadığını da görmüş olduk. Binanın giriş katı siyah üçgenlerden oluşmakta ve taşıyıcılara dair pek ipucu vermediğinden dar sokaktan geçen insanlarda merak uyandırmakta.

(http://www.dezeen.com/2008/05/22/caixaforum-madrid-by-herzog-de-meuron/)


En sonunda bana göre Madrid'deki en iyi sergi düzenine sahip müzeye ulaştığımızda çok da zamanımız kalmadığını farkedince "where is Guernica?" sığlığında bir soru sormanın dışında pek de alternatifimiz kalmamıştı. Tablonun bulunduğu kata binanın cephesinde bulunan asansörle çıkıp sanat akımlarına göre odalanmış katlarda dolaşmaya başladık. Müzenin koridorları bana Taşkışla'yı hatırlattı. Birbirine direkt olarak ve koridorlarla da geçişleri olan bölümler kalabalığı da gayet iyi şekilde dağıtmaktaydı. Sırasıyla salonları gezdiğimizde Picasso, Dali gibi ustaların çoğu eserine rastladık. İşin komik yanı ise sadece Guernica'nın bulunduğu salonda fotoğraf çekilememesiydi. Sonunda Guernica'yla karşılaştığımdaysa internetten gördüklerim harici bir açıyla yaklaşmak tahmin ettiğimden de etkiliydi. Bulunduğu oda itibariyle de tablonun anlamı güçlendirilmişti. İç savaşla ilgili acıların da anlatıldığı ve savaşa dair resim ve fotoğrafların sergilendiği odadan çıktığımdaysa aslında koleksiyonun daha da etkileyici parçaları olduğunu farkettim. Bauhaus ürünleri bir anda Guernica'yı Picasso'nun diğer tablolarından farksız kılmıştı. Bunun nedeni belki de dans kıyafetlerinin bir tablonun yanında direkt görüldüğünde daha etkileyici unsurlar olarak algılanmalarıydı. Tabi aynı bölümde olmaları bir tesadüf değildi. Fotoğraf çekmememiz için yaşlı bir görevli neredeyse bizi takip altına aldı. Ben de bu yüzden defalarca aynı odada dolaşmak zorunda kaldım.




Aeropuerto Adolfo Suarez, Madrid Barajas




Madrid'e indiğimizde terminal farklılığından dolayı göremediğim Barajas Havalimanı'nın belki de kimliğini oluşturan Terminal 4, şehirden gideceğim sırada çatıdan gözlerimi alamamama neden oldu. 2006 yılında açıldığını öğrendiğim terminal dünyanın en büyük terminallerinden de biriymiş. Ahşap malzemesi, kendine özgü eğimi ve ışığı alış biçimiyle çatı bir mimari eser olarak sergilenmekteydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder